www.emirogullari.forumkurdu.net

EMİROĞULLARI
EMİROĞULLARI BEYLİĞİ
EMİROĞULLARI BEŞERİ DAĞILIMI
EMİROĞLU İLETİŞİM
AİLEDEN BEYLİĞE BEYLİKTEN SÜRGÜNE
EMİROĞULLARI TARİHİ
ANADOLU SELÇUKLULARI VE EMİROĞULLARI
ORDU İLİ BÖLGE TARİHİ
DANİŞMENDLİLER VE DANİŞMEND GAZİ
DANİŞMENDLİLER TARİHİ ESERLER
ÇEPNİLER VE KARADENİZ
ÇEPNİ TÜRK TARİHİ
ÇEPNİ KİLİMLERİ
OSMANLI HAKİMİYETİNE KADAR DOĞU KARADENİZDE TÜRKLER
TRABZON TARİHİ
TRABZON VE GÜMÜŞHANE ÇEPNİ TARİHİ
EMİROĞULLARI VE KARADENİZ
CANİK VE TARİHİ ALT YAPISI
HACIEMİROĞULLARI BEYLİĞİ ZAMANINDA MESUDİYE
MESUDİYE TARİHİ ve EMİROĞULLARI
REŞADİYE TARİHİ VE EMİROĞULLARI
ŞEBİNKARAHİSAR TARİHİ VE EMİROĞULLARI
TARİHİ HAMAM Emiroğulları
SELİMİYE CAMİİ ORDU
ESİPAZAR CAMİİ EMİROĞULLARI
EMİROĞULLARI BEYLİK KALESİ MESUDİYE
GENÇAĞA KALESİ
ÜNYE ve TÜRK TARİHİ
ORDU VE GİRESUN AĞIZLARI ÜZERİNE
Emiroğlu Rıza paşa ve oğlu Sureyya Paşa
EMİROĞLU İPSİZ RECEP ve İSTİKLAL SAVAŞI
EMİROĞLU TABYASI & ARDAHAN SAVAŞI 1877
TRABZON ve OSMANLILAR
AİLE ALBÜMÜ
MİSYON VE VİZYON
ÖNCELİKLİ HEDEFLER
LİNKLERİMİZ
SOSYAL ve KÜLTÜREL DERNEK YAPILANMASI
ERMENİLER KATLİAMA DEVAM EDİYOR
PONTUS SOYKIRIMI İDDİALARI VE TÜRKİYE
TARİHTEN VE DOĞADAN ESİNTİLER
HORASAN ERENİ MEHMET EMİROĞLU
ŞEHİTLERİMİZ

ÇEPNİ TÜRK TARİHİ


ÇEPNİ TARİHİ

Çepni Tarihi



Anadolu’nun bir Türk vatanı olmasında çok önemli rol oynadıkları
tarih otoriteleri tarafından kabul edilen Çepnilerin Anadolu’daki
varlıkları on ikinci yüzyıla kadar gitmektedir. Bunların Anadolu’ya
nasıl geldikleri, nerelere yerleştikleri, nasıl yayıldıkları
hakkında ise ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Onikinci ve onüçüncü
yüzyıllara ait belgeler daha çok Çepni varlığından ve onun
menşeinden söz etmekte, daha sonraki yüzyıllarda ve özellikle on
altıncı yüzyıldan itibaren tutulmaya başlanan Osmanlı tahrir
defterlerinden elde edilen bilgiler, Çepnilerin Anadolu’nun
iskânında ve Türkleşmesinde oynadıkları büyük rolü ortaya
çıkarmaktadır. Bu çalışmada önce kronolojik bir sıra takip edilerek
kaynaklardan Çepni adı ve menşei ile ilgili bilgiler verilecek, daha
sonra Anadolu’daki Çepni yerleşim yerleri tanıtılacak ve Doğu
Karadeniz bölgesinin Türkleşmesinde oynadıkları önemli rol
anlatılacaktır.

Çepnilerin Menşei ve Çepni Adının Manası Çepnilerden söz eden
bütün kaynaklar, onların Oğuz Türklerinin bir boyu olduğunda görüş
birliği içindedirler. Çepnilerden söz eden en eski yazılı kaynak
Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1076 yılları arasında yazılan Divanü
Lûgati’t Türk’tür. Türk dili, tarihi ve kültürü yönünden çok zengin
bir hazine olan bu eserde Kaşgarlı Mahmud, Oğuz boyları hakkında da
bilgi verirken, Oğuzların yirmi iki bölük olduğunu, her bölüğün ayrı
bir belgesi ve hayvanlarına vurulan bir alâmeti olduğunu
belirttikten sonra birinci boy olan Kınık’tan başlayarak tek tek
bütün bölükleri tanıtır. Çepni boyu, Kaşgarlı’nın yirmi iki bölüğe
ayırdığı Oğuzların yirmi birincisidir.

Çepni adının geçtiği ikinci yazılı kaynak ondördüncü yüzyıla
aittir. Reşidüddin Fazlullah’ın 1310 tarihinde yazdığı Câmi’üt
Tevahir’in ikinci cildinde Tarih-i Oğuzân ve Türkân (Oğuzların ve
Türklerin Tarihi) adıyla Oğuz Destanı nakledilir. Bu destanda,
Oğuz’un daha yaşarken Bozoklar ve Üçoklar diye ikiye ayırdığı altı
oğlundan yirmidört torununun olduğu, Oğuz’un vefatından sonra onun
yerine Kün Han geçtiği ,Oğuz’un çok değer verdiği bilge bir kişi
olan Irkıl Hoca’nın, devletin devamlılığının sağlanması, ileride
herhangi bir kargaşaya meydan verilmemesi için bu yirmi dört oğula
birer lâkap ve birer ongun ve hayvanlarına vurmaları için de birer
tamga tespit edilmesinin gerekli olduğunu Kün Han’a söylediği, onun
da bu fikri kabul ederek bu işi yapmak üzere lrkıl Hoca’ yı
görevlendirdiği, Irkıl Hoca’nın da yirmi dört evladın her birine
birer lâkap, birer tamga ve birer ongun tespit ettiği anlatılır.


Bu kaynağa göre Çepni, Üç Oklar’ın en büyüğü olan Kök Han’ın
dördüncü oğludur. İlk kez bu eserde Çepni’nin manası üzerinde
durulmuş ve Çepni, “Nerede düşman görse durmayıp savaşan (Kandaki
yağı göre, derhal savaşır ve çapar. Bahadır) şeklinde tanıtılmıştır.
Ongununun “Sunkur : Umay”, Ülüşü (şölenlerdeki et payı)nün , Sol
karı yağrın, sol yanbaş olduğu belirtilmiş ve damgası verilmiştir.
XIV. yüzyılda Çepni adı, Ebû Hayyân’ın, Kitabul-Idrâk li-Lisanil
Etrâk adlı eserinde “Çepni-kabîletün minet-Türk” şeklinde geçer.
Eserde, Türk boylarından sadece Kınıklarla Çepnilerden söz
edilmektedir. Bu bilgi XIV.yüzyılda Çepnilerin sadece Anadolu’da
değil, Mısır’da bile tanındığını göstermesi bakımından çok
önemlidir.
XV. yüzyılda Yazıcıoğlu Ali, Reşüdüddin’den bazı değişiklikler
yaparak Türkçe’ye çevirdiği ve “Tarih-i Âl-i Selçuk” adlı eserinin
baş tarafına aldığı Oğuznâme’de Çepniler hakkında bilgi verir. Bu
eserde Çepni’nin damgası diğerlerinden farklıdır.


Tarihlere “tarihi yapan ve yazan han” olarak geçen Ebülgazi Bahadır
Han’ın 1660’ta tamamladığı Şecere-i Terakime de, tıpkı bundan önce
sözünü ettiğimiz Reşideddin’in Farsça Oğuznamesi gibi Oğuz Kağan
Destanı’nın bir başka şekli, yani Türkmen rivayetidir. Ebülgazi
Bahadır Han, bu eseri yazarken hem Reşideddin’den faydalanmış, hem
de canlı Türkmen rivayetlerini toplamıştır. Bu yönüyle müstesna bir
yere sahip olan eser Oğuzname’nin Türkmen rivayeti, bir başka
deyişle Çağataycasıdır.


Eserin “Oğuz Han’ın Torunlarının Adlarının Manası ve Damgalan ve
Kuşlarının Zikri” adlı bölümde Oğuz’un yirmi dört torununun adları,
adlarının anlamları, damgaları ve kuşları belirtilmiştir. Bu
kaynakta Çepni, Oğuz’un on altıncı torunu olarak gösterilmiş,
Çepni’nin anlamının “cesur”, kuşunun “devlet kuşu (hümay) olduğu
belirtildikten sonra, damgasının şekli verilmiştir.

On yedinci yüzyılda Katip Çelebi, Cihannûma adlı coğrafya
kitabında Çepnilerden söz ederken dillerinin Türkçe-Farsça karışık
bir şey olduğunu söyler. Gyula Nemeth “Çepni” adının Kırgızca çep
(=kalkan) ve Türkçe çeper (=duvar, çit, parmaklık) kelimeleriyle
ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Çepni adı kök bakımından
“koruyucu (birlik)” ve özellikle “sınır koruyucu (birlik)” anlamına
gelmektedir. Çepni adındaki -ni eki Beçenek-Beçene-beçe adlarında
gördüğümüz -ne, -na, -ne, -ni, -nu, -nü ekiyle birleştirilebilir.
Aynı eke Çağatayca tuzni (= buzağı) kelimesinde de rastlanmaktadır.

Kafesoğlu da “Eski Türk boylarının adları boyun siyasi ve sosyal
hususiyetlerini meydana koymaktadır.” dedikten sonra Çepni’yi,
askeri teşkilat ve unvanlarla ilgili olan Çor, Yula, Kapan, Külbey,
Yabuka, Yeney, Taryan, Iğdir, Buka, Tarduş vb. isimlerle birlikte bu
gruba dahil etmekte ve Çepni adının askeri ve siyasi özellik
taşıdığını belirtmektedir. Geybullaev de Azerbaycan’ın Şamaha
bölgesinde Çepni kelimesiyle bağlantılı 17 yer adı bulunduğu
bildiriyor. Bunlardan Çepli, Cabani, Çapni şeklinde olanlar Zangezur
ve Kuba bölgelerindedir. Kazak şehrinin Daşsalahlı Bölgesinde Çepli
adlı bir yer bulunmaktadır.

Soltanşah Ataniyazov, Şecere adlı eserinde Kaşgarlı, Reşidededin,
Yazıcıoğlu ve Ebülgazi’den, bizim de yukarıya aldığımız bilgileri
aktardıktan ve bunlara Salar Baba’nın görüşlerini ekledikten sonra
Çepni kelimesinin etimolojisi üzerinde durur ve bu bilim adamlarının
güzel fikirlerini inkâr etmediğini, ama, Çepni adının eski Türk sözü
olan ve “küçük grup”, “sürü” anlamındaki “çep”, “çöp” sözünden
türediğini de bilmemiz gerektiğini söyler. Daha sonra Çepnilerin
tarihi hakkında kısaca bilgi vererek, Selçuklular döneminde (ll.yy.)
bunların büyük bir bölümünün İran’a, Türkiye’ye Kafkasya’ya ve
Irak’a geçtiklerini Türkmenistan’da Alili, Ata. Göklen, Hatap ve
Hıdırili boylarıyla Çepbe, Çovdur ve Ersarıların Çepek, Burkazların
Çepbece diyen aşiretlerinin kadim Cepnilerle aynı kökten
gelmelerinin mümkün olduğunu belirtir.

Buraya kadar verilen bilgiler bize Çepni boyunun, XII. Yüzyıldan
bu yana Anodolu, İran, Azarbeycan ve Mısır’ı içine alan çok geniş
bir coğrafyada tanındığını göstermektedir. Daha önce de belirtildiği
gibi, Çepnilerin Anadolu’ya ne zaman geldikleri, nerelere ve nasıl
yerleştikleri hakkında yeterli bilgiye henüz sahip olamamakla
birlikte, Faruk Sümer’in, ulaşabildiğimiz diğer araştırmacılar
tarafından da kabul gören “Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı
ilk önce ortaya atılan Oğuz boyu muhtemelen Çepnilerdir” şeklindeki
görüşü Anadolu’ya ayak basan ilk Türk boyu veya ilk boylardan
birisinin de Çepniler olduğunu ortaya koymaktadır.

Çepnilerin Anadolu’daki varlığını incelmeye başladığımızda
karşımıza çıkan ilk isim Hacı Bektaş Veli oldu. XIII. yüzyılda
yaşayan Hacı Bektaş Veli’nin hayatını anlatan ve XV. yüzyılın son
çeyreğinde kaleme alınan Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli adlı
eserden Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’teki ilk müridlerinin
Çepniler olduğu anlaşılmaktadır: “Hacı Bektaş, Kırşehir’e, Suluca
Karahöyük’e (bugünkü Hacı Bektaş İlçesi) gelir. Burada, Çepni
boyundan bir oymak oturmaktadır. Uluları Yunus Mukri’dir. Yunus
Mukri okumuş yazmış bir insan olup, dört oğlu vardır: İbrahim,
Süleyman, İdris ve Saru. İdris ile Saru da okumuşlardır. İdris’in
karısı, Bektaşiler tarafından sonradan kutlu sayılacak olan,
“Kadıncık Ana-Kutlu Melek’tir. Kadıncık Ananın çocuğu olmamaktadır.
Bir gün rüyasında, on dört dolunay koynuna girer. İdris Hoca, bunun
çocuğu olacağı manasına geldiğini müjdeler. Daha sonra Bektaş Veli
çıkagelir. Kadıncık Ana’yı evlat edinir. Onun duası sayesinde ve
burun kanı kerametiyle. Kutlu Meleğin çocuğu olur. Doğan çocuğun
adı, Timurtaş veya Seyyid Ali Sultan’dır.” Kuvvetli bir ihtimalle
Bektaşi Çelebileri de bu Kadıncık Ana ile İdris Hoca’dan
gelmişlerdir.


Faruk Sümer’e göre, Anadolu’daki dinî hareketlerden ekserisinin de
Çepni boyu ile yakın ilgisi vardır. Muhtemelen 1240’taki Baba İshak
Ayaklanmasına katılan Türkmenler arasında onlar da vardı. Ona göre,
İlhanlı hükümdarı Olcaytu’nun On İki İmam Şiîliği’ni kabul
etmesinden sonra Anadolu’daki Ulu Yörük, Boz Ok, Yukarı Kelkit ve
Canik’te yaşayan göçebe birçok topluluk, Halep Türkmenlerinden bazı
oymaklar ile Sivas, Tokat, Amasya, Canik, Malatya, Dersim bölge ve
yörelerindeki birçok köy bu mezhebi yani Şiîliği kabul etmişlerdir
ve buralarda Şiîliği yayanlar da Barak Baba dervişleri ile diğer
şeyh ve dervişlerdir. Aşağıda haklarında detaylı bilgi verilecek
olan bu Türkmen topluluklarının içinde Çepni oymakları da vardır.


Çepnilerle yakından ilgili diğer bir dinî olay da Şeyh Cüneyd ile
haleflerinin Anadolu’daki faaliyetleridir. Çepnilerin Karadeniz
bölgesine yerleşmeleri ve Safevî Devleti’nin kuruluşunda oynadıkları
rol ile on altıncı yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin Çepni
politikasındaki olumsuz değişiklikleri anlayabilmek için bu olayın
hiç değilse ana hatlarıyla bilinmesinin gerektiği kanaatindeyiz.
Safevî tarikatı, XIV. yüzyılda Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde
Safiyeddin İshak adlı bir şeyh tarafından Sünnî-Şafiî ilkelerine
göre kurulmuştur. 1429’da tarikatın başına Şeyh İbrahim geçmiş ve
onun döneminde tarikat sadece İran’da değil Irak ve Anadolu’da da
tanınmaya ve yayılmaya başlamıştır. Şeyh İbrahim’in 1447’de ölmesi
üzerine yerine kardeşi Şeyh Cafer geçmiş, babasının yerine tarikatın
başına geçmek isteyen Şeyh Cüneyd amcasıyla ile yaptığı mücadeleyi
kaybedince Anadolu’ya gitmiş, kendisine bağlı olanlarla önce Sivas’a
gelmiş ve Padişah II.Murad’dan Kurt Beli’ni kendisine mülk olarak
vermesini rica etmişse de bu isteği yerine getirilmemiştir. Bunun
üzerine Karaman ülkesine giden Cüneyd orada da barınamayınca
İçIi’deki Varsakların yanına gitmiş, oradan Çukurova’ya geçmiş
oradan da İskenderun yöresine gelip, Ersuz dağındaki harap bir
kaleyi Bilal Oğlu denilen bir emirden alarak tamir etmiş ve buraya
yerleşmiştir. Buradan adamlarını göndererek zaman zaman da kendisi
giderek başta Halep Türkmenleri olmak üzere Dulkadırlı ve Üçoklu
Oymaklarının hemen hemen tamamını kendisine mürid yapmıştır. Şeyh
Cüneyd’in bu faaliyetlerini haber alan Memlük devletinin harekete
geçmesi üzerine Şeyh Cüneyd burayı terk etmek zorunda kalmış,Canik
yöresine giderek buranın hakimi Mehmet Bey ile buluşmuştur. Bundan
sonra bütün müridlerine silahlarıyla birlikte yanına çağırmış ve
Mehmet Bey ile birlikte Trabzon üzerine yürümüştür. Aya Fokas
manastırına kadar gelen Trabzon İmparatoru IV.Yuanis’i burada
bozguna uğratan Şeyh Cüneyd 1454’te Trabzon’u kuşatmış ancak
askerleri surları aşamamıştır. Fatih tarafından da tehdit edilince
üç gün sonra kuşatmayı kaldırarak Kelkit vadisine geri dönmüştür.
Sıvas beylerbeyisi Hızır Bey’in üzerine geldiğini duyunca Ak Koyunlu
hükümdarı Uzun Hasan Bey’in yanına gitmiştir. Uzun Hasan, önce
Cüneyd’i tevkif ettirmişse de daha sonra Şeyh Cüneyd’in kendisine
20.000 askeriyle müttefik olma teklifi üzerine onu sadece serbest
bırakmakla kalmamış, kız kardeşi Hatice Begüm’ü de onunla
evlendirmiştir. İşte bu evlilikten Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar
dünyaya gelmiştir.


Şeyh Cüneyd’in 1460’ta Şirvanşah Halilullah’la yaptığı savaşta ölümü
üzerine müridleri Oğlu Haydar büyüyüp dayısı Hasan Han sayesinde
Safevi şeyhliği postuna oturunca onun etrafında toplandı ve
Cüneyd’in vasiyetine uyarak ona biat ettiler. Şeyh Haydar babası
gibi Anadolu’yu dolaşmadı ama Türkiye’den gelen kabiliyetli
müridleri Erdebil’de yetiştirdikten sonra onları “Halife’ unvanı ile
Anadolu’ya göndererek orada tarikatını yaydı ve mürid sayısını
çoğalttı.


Yeterince güç kazandığına inanan Şeyh Haydar Anodolu’dan gelen on
bin müridiyle önce 1486’da Demirkapı ötesindeki Kafkas kavimlerine
saldırdı ve zengin bir ganimetle geri döndü. İki yıl sonra da hem
babasının intikamını almak ve hem de Şirvan’ı ele geçirip orada bir
devlet kurmak için doğrudan Şirvan hükümdarının üzerine yürüdü.
Onunla başa çıkamayacağını anlayan Şirvan hükümdarı Ak Koyunlu
hükümdarı Yakup Bey’den yardım istedi. 1488’de Yakup Bey’le yaptığı
savaşta Şeyh Haydar öldü.


Bu olaydan sonra da Safevî müridleri dağılmayıp Haydarın büyük oğlu
Sultan Ali’nin etrafında toplandılar. Ak Koyunlularla yapılan ikinci
savaşta Sultan Ali de öldü. Bütün aramalara rağmen küçük kardeşi
İsmail bulunamadı. İsmail, müridler tarafından kaçırılarak
götürüldüğü Gilan ülkesinde altı yıl kaldıktan sonra 1500’de
Erzincan’a geldi ve Türkiye’nin her tarafına haber göndererek
müridlerini yanına çağırdı. Erzincan’da başına topladığı Türkiyeli
göçebe ve köylü müridlerle İran’a döndü ve Ak Koyunlular’ı yenerek
Safevî Devletini kurdu. Böylece dedesi Şeyh Cüneyd’le başlattığı,
babası Şeyh Haydar’ın sürdürdüğü ve her aşamasında Anadolu
Türkmenleri ile Çepnilerin önemli rol oynadığı bu hareket o sırada
henüz on beş yaşında olan Şah İsmail tarafından başarıyla
tamamlanmış oldu.


Bundan sonra Anadolu’dan İran’a doğru on yedinci yüzyılın
ortalarına kadar devam eden bir göç başladı. Göç eden Türkmenler
arasında sayıları çok olmamakla birlikte Çepniler de vardı. 1576’da
Çepnileri İran’da Muhammed Bey, Mahmud Halîfe ile Dönmez Sultan adlı
beyler temsil etmekte, bu üç dirlik de Kuzey Azarbeycan’daki Karabağ
bölgesinde bulunmaktaydı. İran’daki çepnilerle ilgili son bilgi Şah
Abbas devrine (1590-1628) aittir. Bu dönemde nüfuzlarını giderek
kaybettikleri ve hiç istemedikleri Gilân yöresine, üstelik
başlarında kendilerinden olmayan kul takımından bir emirle
göçürüldükleri biliniyor. Şah Abbas’tan sonra İran’daki Çepnilere
ait başka bilgiye rastlanmıyor. Geybullaev’in Azerbaycan’ın Şamaha
bölgesinde Çepni kelimesiyle bağlantılı olduğunu söylediği on yedi
yer adı muhtemelen bu Çepnilere aittir.XVI. yüzyıl tahrir
defterlerinden anlaşıldığına göre başta Halep olmak üzere
Anadolu’nun birçok yerinde henüz yerleşik hayata geçmemiş olan Çepni
toplulukları bulunmaktaydı. Bu dönemde Anodolu’da Çepnilere ait kırk
üç kadar yer adı vardır.


1520 yıllarında Haleb Türkmenleri arasında üç kola ayrılmış bir
Çepni oymağı görülüyor. Bunlardan 53 vergi evi olan birinci kol
Anteb'in kuzey doğusundaki Rum Kale yöresinde,Doñrul (=Tuğrul)
Kethüda'nın idaresindeki ikinci kol Antakya'nın kuzeyindeki Gündüzlü
kazasında, nüfusu en az olan üçüncü kol ise doğuda bir yerde (Boz
Ulus arasında) yaşamaktaydı. 1570 tarihinde yani 50 yıl sonra, diğer
Türkmen oymakları gibi, Çepniler'in de nüfusları çok artmış, 1520
yıllarında 53 vergi evi olan birinci kol bu tarihte 397 vergi
nüfusuna yükselmiştir. “Başını Kızdılu”, yahut ''Başım Kızdılu
Çepni'' adiyle anılan ikinci ve üçüncü Çepni kollarının ise 29 ve 16
vergi nüfusları vardır.


XVII. yüzyılın ortalarına doğru Çepniler'in ana kolu yine Rum Kale
yöresinde yaşıyor ve kasabalar (?), Korkmazlu, Sarılu, Karalar,
Köseler ve Şuayyıblu obalarına ayrılıyordu. Başım Kızdılu adını
taşıyan diğer iki oymak ise Batı Anadolu'ya göç ederek Saru Han
(Manisa) ve Aydın sancaklarında yurt tutmuştu.


Diyarbekir bölgesinde yaşayan Boz Ulus kışın Mardin'in epeyce
güneyindeki çöl bölgesinde kışlıyor, yazın da Erzincan-Erzurum
arasında yaylıyordu. Boz Ulus, uğradığı baskılar yüzünden 1613
yılında Orta Anadolu'ya göç etti ve bir daha eski yurduna dönmedi.
İşte bu Boz Ulus'un Orta Anadolu'ya göç eden ana kümesi arasında
Kantemir Çepnisi denilen bir Çepni oymağı da vardı. 1691 yılında
birçok Boz Ulus oymakları gibi Çepniler de Rakka bölgesine
yerleştirildiler. Çepniler bu bölgeden iki defa kaçtılar. 1728
tarihli bir vesikada Kantemir Çepnisi'nin Rakka' daki iskân
yerlerine gitmemek için Bergama taraflarına göçtüğü
bildirilmektedir.


Balıkesir bölgesi ile Manisa ve Aydın vilayetlerindeki Çepniler bu
bölgeye on yedinci yüzyıldan sonra gelmiş Halep Türkmenleri ile Boz
Ulus’a mensup Çepnilerdir.
Tahrir defterlerinden, Adana'nın Sarı Çam yöresinde küçük bir Çepni
oymağının yaşadığını; Dulkadır eli arasında da 34 vergi nüfuslu
küçük bir Çepni oymağı ile aynı bölgede Çepni adlı bir de kalenin
bulunduğunu öğreniyoruz.


XVI. yüzyılda Boz Ok (Yozgat) ta 42 vergi nüfuslu Çepni adlı küçük
bir oymak yaşıyordu. Yine orada varlığını bu güne kadar sürdüren
Çepni adlı bir de köy vardı.


Yine XVI. yüzyılda Çorum'a bağlı Alp Oğuz köyünde Çepni Özü adlı bir
cemaat yani bir oymakla, Hamid sancağının (Isparta vilayeti) Göl
Hisar kazasında da 70 vergi nüfuslu bir oymak görülmekte idi.


Eski Il, Koş (Koç) Hisar Gölü'ne dökülen In Suyu'ndan başlayıp
Güney doğu' ya doğru Ereğli'nin batısındaki Akça şehir' e kadar
uzanan topraklardan meydana gelmişti. Koç Hisar Gölü' nün güney
ucuna çok yakın olan Eski İl köyünün bu kazanın merkezi olduğu
anlaşılıyor. Eski İl'de yaşayan Çepniler'in büyük bir kısmı Yavuz
Selim devrinde (1512- 1520) yedi köyde yerleşmiş olup ancak 27 evlik
bir oba eski yaşayışını sürdürüyordu. Bu oba asrın sonlarına doğru
henüz yerleşik hayata geçmemişti. Turgut yöresindeki Çepni oymağı
I.Selim devrinde 44 vergi nüfuslu küçük bir oymak idi.


Adana'nın Saru Çam nahiyesinden gelip Ankara’ya bağlı Şerefli Koç
Hisar kazasına yerleşen yaşayan Orun-Guş oymağının arasında da 133
nüfuslu bir Çepni obası vardı. Sivas yöresinden Ankara yöresine
kadar yayılan ve 27 oymaktan meydana gelen Ulu Yörük veya Ulu Yörük
Türkleri denilen büyük topluluğun oymakları arasında da bir kaç Oğuz
boyuna mensup teşekküller de vardı. İşte bunlardan biri de
Çepniler'di. Çepniler'in yurtlarının Ak Dağ Madeni'nin kuzeyinde,
Zile'nin güneyinde, meşhur Çamlı Bel'in batısında bulunduğu
anlaşılıyor. 1520 tarihinde Çepniler'in 17 kışlakları vardı. Onlar
bu kışlaklarında çiftçilik yapmakta idiler. 1575 yılında ise 32
kışlakta oturmakta, nüfusları da dört misli artmış bulunmakta
idi.XIX. yüzyılın ikinci yarısının başlarında Çepniler'in oymak
geleneğini korudukları görülüyor. O yıllarda Çepni oymağı ile Kara
Hisar-ı Behramşah, Boz Ok sancağına bağlı idari yörelerden birini
teşkil etmekte idi.


1720 tarihli bir fermanla, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden
içlerinde 50 hanelik bir Çepni topluluğunun da bulunduğu Türkmen
boyları, bölgeyi Arap eşkiyasının mazarratından korumak ve ziraatle
uğraşmak üzere Harran Ovasına yerleştirilmişlerdi.


Daha önce de belirtildiği gibi, Vilayetname' den anlaşıldığına
göre Kırşehir’in Suluca Kara Üyük ( Hacı Bektaş ) sakinleri de
Çepniler' den idiler. Tahrir defterlerine göre Kırşehir bölgesinde
Çepni adını taşıyan bir de köy vardı.


Çepnilerin Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleştirilmesindeki Rolleri


Selçuklu Devleti’nin 1040 yılında Horasan’da kurulması ve daha
sonra Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ın 1071 yılında Malazgirt
savaşını kazanmasından sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış ve
batıya doğru göç eden Türkler Anadolu’da yurt edinmeye
başlamışlardır. Yerleştikleri her yere Türkçe ad veren bu Türkmen
boyları en yoğun olarak, Antalya-Denizli-Isparta Bölgesi (200.000
çadır), Kütahya-Eskişehir Bölgesi (30.000 çadır), Kastamonu Bölgesi
(100.000 çadır), İçil Bölgesi, Malatya-Maraş Bölgesi, Kuzey Suriye,
Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde yurt tutmuşlardır. Bizim konumuz olan
Çepniler ise Sinop bölgesine yerleşmişlerdir. Tarihi kayıtlardan
Karadeniz Çepnilerinin bu bölgeye ne zaman geldiklerini tam olarak
öğrenememekle birlikte XIII. yüzyılda bu bölgeye hakim olduklarını
ve Trabzon Rum Devleti hükümdarı Giorgi’yi mağlup edebilecek kadar
da güçlü olduklarını biliyoruz.


Moğolların Anadolu’yu istilası ile ortaya çıkan bunalımdan
istifade etmek isteyen Giorgi, Karadeniz ticareti için çok büyük
önem taşıyan bir limana sahip olan Sinop’u almak istemiş ve bir
donanma ile 1277’de Sinop’a saldırmışsa da, kendisini gemilerle
denizde karşılayan (Türkân-ı Çepni) Çepni Türkleri tarafından mağlup
edilerek geri püskürtülmüştür. Bu olayı Ibn Bibi, El
Evamirü’l-Ala’iye Fi’l-Umuri’I-Ala’iye (Selçuk Nâme) adlı eserinde
şöyle anlatmaktadır: “O sırada Sinop tutgavulu (muhafız kuvvetleri
komutanı) Taybuğa gelerek, “Canik hükümdarı (Caniti) asker ve
cephane (zeredhane) dolu kadırgalarla Sinop’a saldırmak için geldi.
Çepni Türkleri ile o diyarı korumak için görevlendirilmiş olan
komutanlar (server) onlara karşı koyarak, onları ateş ve su arasında
sıkıştırıp canlarına ve evlerine darbe indirdiler. Her tarafı yerle
bir ettiler. Onları kahrederek her şeyden mahrum, mahzun ve ümitsiz
bıraktılar.” dedi.”


Düzenli bir orduya karşı kazandıkları bu zafer, Çepnilerin o dönemde
hem kalabalık hem de teşkilatlı bir topluluk olduklarının bir
göstergesidir.


Bu çepnilerin Sinop bölgesine yerleştikleriyle ilgili her hangi
bir delil yoktur ama, bu dönemle ilgili belgelerden Türklerin
sürekli olarak doğuya doğru ilerledikleri anlaşılmaktadır.
Bryer’in verdiği bilgilere göre, Trabzon Rum imparatoru II. Jean
(Yuannis) zamanında (1280-1297) Türkler Ünye (Halibia) yöresini
fethetmişlerdir. Bu Türkler'in Sinop Çepnileri olmaları kuvvetle
muhtemeldir.


Trabzon Rum imparatorluğunun saray tarihçisi Panaretos'a göre
imparator Giorgi (1260-1280) hükümdarlığının 14. yılında yani 1280
yılında Toresion dağında Türkmenler' e tutsak düşmüştür. Panaretos,
II.Jean'ın 1297 yılında öldüğünü, onun zamanında Türklerin Halibia
(Ünye yöresi) yöresini ellerine geçirdiklerini söyledikten sonra
Trabzon dolaylarına kadar uzanan büyük bir istilâ hareketlerinde
bulunduklarını yazar. Öyle ki çok yerler gayr-i meskun bir duruma
gelmiştir. Yukarıda da söylendiği gibi, bu Türkler veya onların çoğu
büyük bir ihtimalle Çepniler ve başlarındakiler de Bayram Bey
ailesidir.


İmparator II.Aleksios (1297 -1330) 1301 Eylül' ünde Giresun' a
gelip oradaki Türk Türk beylerinden Küçük Ağa(?)’yı ağır bir
yenilgiye uğratmıştır. Yine Panaretos da Bayram Bey'in bir pazarı
ele geçirdiği bildiriliyor. Bu, Ordu vilayetini fetheden ve orada
bir beylik kuran (Bayramlu beyliği) Bayram Bey' e dair ilk haberdir.
Bu esnada batı ucundaki Türkmenler de geniş çapta fetihlere
girişmişlerdi. Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda asker ile Hamsi
Köy' e kadar gelmiş ise de ağır kayıplar vererek geri dönmüştür.


1355 yılında Haldia dükü Kabasisika harekete geçip Şiran'ı
zaptettiği gibi, Suriyana kalesi de boşaltıldığı için Trabzon
imparatorluğunun sınırları içine alınmıştı. Bundan çok memnun kalan
imparator III.Aleksios elden çıkmış olan Şiran' a gelmiş, tahribatta
bulunmuş ve orayı kuşatmış tutsak almış ise de dönerken az sayıda
bir Türk'ün takip etmesi üzerine imparatorun kuvvetleri panik
halinde kaçmışlar, birçok kimse öldürülmüş ve Haldia Dükü de tutsak
alınmış, imparator ve bu hadiseleri yazan müverrih Panaretos
güçlükle Trabzon' a gelebilmişlerdir. İmparatoru mağlup ve kaçmaya
mecbur eden Türkler şüphesiz Çepnilerdir.


Ertesi yıl (1356) imparator ve müverrih Panaretos batıya giderek
noeli Giresun'da geçirmişler ve Yasun Burnu'nda ''Epifani''
kutlanmış ve orada 18 Türk öldürüldükten sonra geriye dönülmüştü.
Ertesi yıl (1357) Bayram Beğ'in oğlu Hacı Emir Beğ kalabalık bir
asker ile Maçka yöresine kadar gelerek orayı yağma ve talan ettikten
sonra geri dönmüştür.
Bu ilerleme sırasında Çepnilerin Ordu bölgesine yerleştikleri ve
Bayram Bey’in idaresinde bir beylik kurdukları sanılmaktadır.


İmparator III. Aleksios, 1380’de Tirebolu yöresine gelerek (Mart),
Harşit çayının sağ kıyıısına çok yakın yerde ve denize 5 km mesafede
bulunan Bedroma kalesinden 600 kadar yayayı uzak yerlere
gönderdikten sonra, yayanın kalabalık kısmı ve atlı askerle
Harşit'in yukarı kısmına yürüyüp Çepniler'in kışlağına kadar gitmiş
ve onların çadırlarını yıkmış, yakmış öldürmüş ve Çepniler'in
elindeki tutsakları kurtardıktan sonra geri dönüp, Vakfıkebir' deki
Büyük Liman' da birkaç gün kalmıştır. Daha önce gönderilen 600 kadar
yaya askere gelince onlar, Kotzanta (Kürtün yöresi, Suma Kalesi)
yöresine bir akın düzenleyip yakıp yıkmışlar ve adam öldürmüşler
dönüşte kendilerini kovalayan Türklerle de kıyıya varıncaya kadar
dövüşmüşler ve bu yüzden Türkler' den birçokları ölmüşlerdir.
Onlardan 42 kişi ölmüş Türklerden ise erkek, kadın ve çocuk olmak
üzere 100' den fazla insan hayatını kaybetmiştir.


Görüldüğü üzere imparator Çepniler'e karşı bir öç alma seferi
düzenlemiş ve onların elindeki bazı tutsakları kurtarmıştır.
Anlaşılacağı gibi Çepniler muhtemelen XIV. yüzyılda kuzeye doğru
ilerleyerek Kürtün yöresine ve ona komşu yerlere gelip oraları
kışlak yapmışlar, yazın da kuzeydeki yeşil dağlara çıkmışlardır.
Onlar ertesi yüzyılda kuzey ve kuzey batıya doğru ilerlemelerini
sürdüreceklerdir.


Ordu bölgesini fethederek Bayramlı Beyliği’ni kuran Bayram Beyin
torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman Bey de 1397’lerde Giresun’u
fethetmiştir. XV. Yüzyılın başlarında kuvvetli olan bu beyliğin ne
zaman ve nasıl ortadan kalktığı bilinmemektedir.


Çepniler XIV .yüzyıldan itibaren bu yöreye gelip orayı yurt
edinmişlerdir. Bu yurtları kuzey Karadeniz’e kadar ulaşmıştır.
Çepniler, Kürtün’den hareket ederek Harşit vadisi yolu ile
Karadeniz’e erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt
edinmişlerdir.


Doğu Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşit
vadisinden inen Türkmenlerin olduğunu belirten Osman Turan da “
Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşit
vadisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havali daha
ziyade Samsun’dan itibaren sahili takip eden Oğuz Çepni boyu
tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adını veren Hıristiyan
Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar
ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardır.” demek
suretiyle yukarıdaki görüşü paylaşmaktadır.


XIV. yüzyılın ilk yarısında Yukarı Kelkit vadisinde de kalabalık
bir Çepni kümesinin yaşadığı ve bu Çepnilerin, 1348 yılında Erzincan
hakimi Ahi Ayna Bey, Bayburt valisi Mehmed, Akkoyunlu Tur Ali Bey,
Doğu Suriye Türkmen reislerinden Bozdoğan Bey’in Trabzon’a
düzenledikleri sefere katıldıkları ve şehri üç gün kuşattıktan sonra
alamayarak geri döndükleri görülmektedir. 1404 yılında Trabzon’dan
Erzincan’a giden Ispanyol Elçisi Ruy Gonzales de Clavijo (Klaviyo)
Zegan (Zıgana) kalesi ile buradan Erzincan Türk Beyliği arasındaki
yerlerin “Kabasitan”lı derebeyler elinde olduğunu; “Çabanlı” (Çepni)
Türkleri’nin bunlarla savaşıp yıldırdığını bildirmektedir.


Yine Klaviyo’nun “ Bu dağların ve kalelerin hâkimi olan Kabasika ,
bize, nasıl yaşadığını anlatmağa başladı. Kendisi bu çıplak yerlerde
ömür sürermiş. Bu havali şimdilik (Temür’ün korkusundan) sükûn
içinde yaşamakta ise de, daima (Bayburt-Ovası batısında Sinür
köyünde ocakları bulunan Bayındurlu/ Akkoyunlu ve Kelkit başları ile
Kürtün bölgesi kuzeyinde ve Alucra’daki Çepnilü) Türklerin
taarruzuna uğrarmış.” “ Ertesi (2 Mayıs) gün öğleden sonra yine
Kabasika’ya ait bir kaleye vardık. Buradakiler de gelip bizden para
aldılar(Zegana’dan beri dört yerde). Yolumuza devam ettik. Öğleden
sonra bir vadiye vardık. Orada Çabanlı ( Çepnilü ) Türklerine ait
bir kale (Gümüşhane ile Kelkit ilçe merkezi arasında ve tam orta
yerde <<Ulu Kal&#8217;a>> ) bulunduğunu anladık. Kabasika ve bu Türkler
arasında harp vaziyeti devam ettiğinden, Kabasika&#8217;nın adamları bize
bir müddet duraklamayı ihtar ederek keşfe çıktılar&#8221; şeklindeki
açıklamalarından da anlaşılacağı gibi 1405 tarihinde Çepni nüfuz
bölgesi Gümüşhane&#8217;ye kadar uzanmaktadır.


XIV. yüzyılın ortalarına doğru ise Çepnilerin kuzeye doğru
ilerleyerek Harşit çayı çevresinde yurt tuttukları kışlaklarını
yukarı Harşit&#8217;te kurmuş oldukları görülüyor .
XV. yüzyıldaki Bizans müverrihlerinden Halkokondil Trabzon&#8217;un
doğusundan Amasra&#8217;ya kadar bütün Karadeniz kıyılarında Çepnilerin
oturduğunu bildiriyor.


Fatih Sultan Mehmet tarafından 1461&#8217;de Trabzon alındıktan sonra
Görele, Tirebolu, Bedreme ve Giresun kaleleri de fethedilerek Canik
yolu ile Tokat&#8217;a ulaşılmıştır. Daha sonraki yıllarda da doğuda
Gürcistan sınıOsmanlıların Trabzon&#8217;u fetihleriyle bölgedeki
Türkleştirme hareketinin hız kazandığı muhakkaktır. Ayrıca,
Osmanlılardan çok önce Kürtün-Dereli-Giresun- Tirebolu-Eynesil
arasındaki kırsal kesime hakim olan Çepni beylerinin fetihte
Osmanlara yardım ettikleri, elde edilen başarılarda rol oynadıkları,
fetihten sonra Osmanlı Devleti&#8217;nin bunların hemen hepsine zeamet ve
tımar gibi dirlikler vererek onları hizmetine almasından
anlaşılmaktadır. Ayrıca Çepni halkının büyük bir kısmı müsellem
olarak hizmete alınmış, cami ve zaviyelerde görevlendirilerek
vergiden muaf olmuşlardır. Halkın geri kalanının ekseriyeti de
muafiñ (vergiden affolunmuşlar) sayılmıştır.


XV. yüzyılın ikinci yansında tamamen yerleşik hayata geçen
Çepniler köylerde oturmaktadırlar. Bu bölgedeki köyler arasında
hiçbir Hıristiyan köyü yoktur. Hıristiyanlar kıyılardaki Giresun,
Tirebolu ve Görele kalelerinde yaşamaktadırlar. Bu yüzyılda köylerde
oturan Çepnilerin darı ektikleri, bal istihsal ettikleri, meyve
yetiştirdikleri; köylerin çoğunda doğan, şahin, atmaca yuvalarının
bulunduğu, palazlanan yavruların satılması suretiyle gelir elde
edildiği ve bu gelirlerden devlete vergi ödendiği; ilk zamanlarda
köylerde fazla koyun bulunmadığı, ancak sonraları birçok köyün koyun
vergisi de ödediği otuz yıl kadar sonra buğday ekilmeğe başlandığı
verilen bilgiler arasındadır. XV1. yüzyılda bazı kaynaklarda
Çepniler hakkında verilen malumat hiç de iç açıcı değildir.
Trabzonlu coğrafyacı Mehmet Âşıkî &#8220;Menâzirü&#8217;l Avâlim&#8221; adlı eserinde
Lazlar ve Çepniler hakkındaki görüşlerini şöyle belirtiyor:


&#8220;Trabzon&#8217;un canib-i cenûb-i şarkisi cibal-i Laz&#8217;dır. Cins-i Laz&#8217;ın
Müslim ve Kâfiri, dağ canavarmdan bed-terdir. Hayif Trabzon gibi
belde-i haseneye ki, kavm-i Laz&#8217;a makardır. Ve bir garib dahi budur
ki, Trabzon&#8217;un canib-i şarki ve cenûbisi cibal-i Laz olduğu gibi,
cânib-i garbi-i cenûbisi cibal-i Çepni&#8217;dir ki Etrak&#8217;dan kaba
yaratılışlı ve kötü ahlaklı (Alevi), ve lûgatleri türki lûgatinin
agrebidir. Ve suret-i ehl-i islâmda bir alay Râfızi-i
bidindir.Cehele-i avâmı, Şâh-i Revafızı (Safili Kızılbaş Şâhlarını),
haşa, Ulûhiyyetden dûn mertebe üzere itikaad etmez. Ve belde-i
Tırabuzon, bu iki taraf-ı mezbele arasında cevher-i kıymet-var bir
belde-i metini-i üstüvardır.


F.Kırzıoğlu aynı eserinde &#8220;Koyu Alevi-Kızılbaş olan Trabzon
Çepnileri&#8217;ne Ardanuç ile Hınıs gibi Osmanlı-Iran serhaddine yakın
kalelerde bile askerlik vazifesi verilmemesine dikkat edildiğini,
İstanbul&#8217;dan gelen arzlardan öğreniyoruz&#8221; der.


Mahmut Goloğlu ise Trabzon Tarihi adlı eserinde Laz-Çepni
çatışmasının asıl sebebinin ayanlar olduğunu, on sekizinci yüzyılın
ilk yarısında şehir, kasaba ve köylerde halka baskı yaparak devlet
otoritesini kıran ve derebeyi durumuna gelen, birbirlerini çekemeyip
aralarındaki yarışmayı silahlı çatışma derecesine çeviren âyanlardan
bazılarının Trabzon bölgesinde bulunduğunu ve Trabzon&#8217;un doğusundaki
bu tür âyanların Lazlara, batısındakilerin de Çepnilere
dayandıklarını, her ikisi de aynı boyun çocukları olan bu iki
zümreyi birbirine karşı kullandıklarını belirtiyor ve bunun sona
erdirilişini şöyle anlatıyor:


&#8220;Lazlarla Çepniler arasındaki geçimsizlik oldukça eski idi. Gerek
Çepni, gerekse Laz ağaları bölgelerinde bağımsız gibi yaşarlardı.
Onlardan yana olanlar da ağalarından başka devlet adamı ve ağa
konaklarından başka hükümet dairesi tanımazlardı. Derebeylerinin
özel askeri birlikleri bile vardı. Meselâ Tirebolu&#8217;daki bir
derebeyi, silâhlı adamlarını Trabzon Hükümetinin gözü önünde
şehirden geçirip Rize&#8217;de Tuzcuzade ya da Lazistan&#8217;da Pansazade
ailelerine karşı savaşa götürürdü. Ve ağaların hükümet gözündeki
değerleri, bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre idi. Gücünü
ispatlayan ağayı hükümet de kendine kazanmak ister ve ona meselâ
(kapıcıbaşılık) gibi rütbe ve görevler verirdi.
İşte Trabzon bu durumda iken, yaklaşık olarak 1738&#8217;de ( Çeteci
Abdullah Paşa ) Trabzon Valiliğine getirildi. Trabzon&#8217;a gelir gelmez
Laz-Çepni Mücadelesine el koydu ve kısa sürede taraflar arasındaki
çatışmayı bastırdı.
Tirebolu&#8217;lu (Hüseyin Avni) Alparslan Trabzon Eli Laz mı? Türk mü?
Adlı eserinin &#8220;Trabzon Tigresindeki Türkler Nice Türedi&#8221; adlı
bölümünde Şakir Şevket&#8217; in Trabzon Tarihi&#8217;nden şu bilgileri
aktarıyor: &#8220;İkinci Mehmed Han Trabzon tigresini ülkesine kattıktan
sonra ovadan yüzbin Çepni Türkü geldi, Tırabuzon tigresine yerleşti.
Bu Çepniler, ilk önce Türkeli&#8217;nden (Türkistan&#8217;dan) Iran toprağına
göçmüş! Kızılbaşlığı öğrenmiş! Bunlar, İran&#8217;da tekdurmamış! Us1u
oturmamış!? Bundan ötürü Hanları, bunları elinde istememiş! Bunlar
da, Anadolu&#8217;ya geçmiş!?


Anadolu&#8217;ya geçen Çepnilerden yüzbin kişi daha çoğu Giresun,
Tirebolu, Görele, Büyükliman&#8217;da bulunmak üzere, Tırabuzon tigresine
yerleşmiş!? Birtakımı da batıya doğru yürümiiş! Balıkesir, İzmir
yanlarına yayılmış! İzmit&#8217;tekiler yerli Türklere karışmış,
Çepnilikten çıkmış! Ancak Balıkesir, İzmir tigresindeki Çepniler,
Çepniliklerini korumuş!?


Tırabuzon tigresinde, pek çok hoca yetişmiş derebeğleri Sünnî
olmuş da, bunları gitgide sünnî yapmış, Kızılbaşlık kalmamış! böyle.
Ancak Giresun&#8217;un, Tirebolu&#8217;nun, Görele&#8217;nin yüksek köylerinde,
Kürtün&#8217;de bugün bile Kızılbaşlık göze çarparmış!?


Kürtün &#8216;iin Şeyhli köylülerine ne türlü and versen, korkmaz !
Ancak: &#8220;Ahıl Baba, Pahıl Baba, Güvende Şeyhi, Vazalak Şeyh, Tur Eri,
Horuz Evliyası ocağına güm güm dabanca sıksun mu!&#8221; der isen korkar,
işin doğrusunu söyler imiş!!! İşte Kızılbaşlı izleri!&#8221;


Faruk Sümer&#8217;in konuya bakışı bunlardan farklıdır. O da, Çepniler
ve diğer Türk boyları arasında Alevi olanların olabileceğini kabul
eder. Hatta Kanuni&#8217;nin Nahcivan seferinden akçelik ve daha fazla
gelir getiren dirliklerin kapı-kullarına verilmesinin kanun haline
geldiğini, bunun Türk sipahilerinin terakki imkânını ortadan
kaldırdığını, ancak kapı-kulları ve oğulları tarafından
doldurulamayan dirliklerin verilmesinde Anadolu Çepnileri&#8217;nin diğer
bütün kavmi unsurlara tercih edildiğini ve özellikle Laz, Tat,
Sartlı gibi unsurların askeri hizmetlere kabul edilmediklerini,
ayrıca Kızılbaş oldukları için Çepnilerin askere alınmalarının
yasaklandığını ve evvelce alınmış olanların da çıkarılmasının
emredildiğini kaydeder. Ama, bu Çepnilerin Trabzon Çepnileri
olamayacağı kanaatindedir: &#8220;Bir ilim adamı o/arak vazifemiz gerçeği
bulmaktır. Değil ise bizim için Sünnî ve Alevi vatandaşlarımız
arasında asla bir fark yoktur. Türk kültürünü almış her vatandaşımız
ilmen yani gerçek olarak Türk&#8217; tiir. Bu insanın hangi millete
mensup, olduğunu o insanın almış olduğu kültürü belirler, kanın hiç
bir rolü yoktur. Yani bir insana, &#8220;ben Türküm, ben Arabım, ben
Fransızım ,, sözünü kanı değil kültürü söyletir. Bu söylediklerimiz
ilmin sözüdür. İlmin sözü ise gerçeğin ifadesidir. Arap ülkelerinde
pek çok insan dedelerinin Türk asıllı olduğunu söylerler. &#8220;Sen
nesin?&#8221; diye sorunca &#8220;ben Mısırlıyım, Cezayirliyim, Arabım ,, der.
Haklıdır. Çünkü, o Arab kültüründe yetişmiştir ve Türk kültürüne
yabancıdır. Dedesinin Türk asıllı olması ona Türküm dedirtmiyor.
Fakat içinde büyüdüğü Arab kültürü ona &#8220;ben Arabım&#8221; dedirtiyor. Bir
de şu hususu belirtmeliyim. Türkiye Türkleri Orta Asya&#8217;da yaşarken
de mongol yüzlü değil düz yüzlü idiler. Bu hususu pek açık bir
şekilde gösteren vesikayı Oğuzlar&#8217; da yayınlamıştım. (s. 48, haşiye
194). Türkiye Türklerinin gerçek tipini Toros dağlarında yaylaya
çıkan Yörükler temsil eder. Mukayese yapmak isteyen onlar ile
yapmalıdır. Sonra, Orta Asya&#8217;daki/erin saf olduğu da nasıl
söylenebilir. ,,


&#8220;XVI. ve daha sonraki yüzyıllarda dahi gerek Çepniler arasında,
gerek komşuları olan diğer Türkler arasında Alevî inancını
taşıyanlar bulunabilir. Fakat Ömer, Osman Bekir isim/eri, onlardan
pek çoğunun Sünnî olduğuna asla şüphe bırakmıyor. Diğer taraftan az
yukarıda belirtildiği üzere 5-10 haneli Çepni köylerinde camiler
bulunuyor ve camilerin imam, hatip, müezzin muhassıl gibi
vazifelileri görülüyor, fakihlere ve müderrislere de sık sık
rastgeliniyor. Kısaca onlar asla karacahil bir topluluk değildir.
Çünkü din adamlarından müteşekkil aydınları var. XV. yüzylın ikinci
yarısı ile XVI. Yüzylın birinci yarısında Âşık&#8217;ın dediği gibi
&#8220;bidin&#8221; dinsiz insanlar değil bilakis dindar bir topluluktur. Bir
taraftan Safevî propagandaları, diğer taraftan Osmanlı&#8217;nın
Anadolu&#8217;nun her tarafında yaptıkları gibi, tımarlarını ellerinden
alıp kendi kullarına ve kul oğullarına (= yani devşirme zümresine
mensup olanlara) vermeleri yüzünden aralarında Alevilik belki az
daha yayılmış olabilir.&#8221;


Çepnilerin Alevi sayılmasının başka nedenleri de vardır. Onların
Safevî Şeyhi Cüneyd ve onun torunu ve Safevî Devletinin kurucusu
olan Şah İsmail&#8217;e olan yakınlıkları bilinmektedir. XIV. yüzyılda
Azerbaycan&#8217;ın Erdebil şehrinde Safiyeddin Ishak adlı bir şeyh
tarafından, Sünnî-Şafii ilkelerine göre kurulan Safevî tarikatının
başına geçemeyince Anadolu&#8217;ya gelen ve burada başta Halep
Türkmenleri, Dulkadırlı ve Üçoklu Oymaklarının hemen hemen tamamı
olmak üzere diğer Türkmenlerin de birçoğunun kendisine mürid yapan
Şeyh Cüneyd&#8217;in bu müritleri arasında Çepniler olduğu gibi,
Anadolu&#8217;dan topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü müridleri ile İran&#8217;a
giden ve Akkoyunluları yenerek 1501 yılında Safevî Devletini kuran
torunu Şah İsmail&#8217;in de yanında Çepniler vardır.


Şah İsmail&#8217;in Safevı Devletini kurmasından sonra Anadolu&#8217;dan
İran&#8217;a göç eden Türkler arasında da Çepniler vardır ve bunların
büyük bir kısmı veya tamamı Doğu Karadeniz Çepnileridir.


Çepnilerin İran&#8217;dan çıkarıldıktan ve Doğu Karadeniz bölgesine
geldikten sonra burada Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir yörelerine
yerleştikleri, sayılarının da 100.000 civarında olduğu rivayet
edilmektedir.


Osman Turan da bu bölge Çepnilerinin önceleri Alevi olduklarını
sonra Sünnileştiklerini belirtiyor: &#8220;Mehmet Âşıkî (XXI. Asır)
memleketi hakkında güzel bilgiler verirken batı ve güney
taraflarının Çepni Türkleri ile meskûn olduğunu ve bu sebeple bu
havalideki dağlara &#8220;Çepni Dağları&#8221; denildiğini henüz basılmamış olan
&#8220;Menâzır&#8217;ül Âvâlim&#8221; adlı eserinde yazar. Trabzon&#8217;un güzelliklerini
ve meziyetlerini tasvir eder ve överken batıda Rafizi (Alevi)
Çepniler; doğuda da kısmen Müslüman olmamış Lazlar arasında
kaldığından dolayı üzüntülerini belirtir&#8221; dedikten sonra, &#8220;Birçok
göçebeler gibi Alevi olan bu Çepniler zamanla Sünnileşmiş ve Lazlar
da tamamen Müslüman olmuştur. Sürmene ve Araklı kazalarında yaşayan
Çebi adını taşıyan kalabalık ailelerin de Çepnilerden olduğu
anlaşılıyor.&#8221; Ermeni tarihçisi Minas Bıjıkyan da, Görele&#8217;den
bahsederken, &#8220;Geleneksel bir rivayete göre bura halkı Çepni denilen
(çıra söndürenler) den terekküb eder. Putperestlikten kalma adetleri
olan bu halk senede bir defa kadın erkek beraberce şenlik toplantısı
yapar ve geceleyin bütün ışıkları söndürerek, Putperestler gibi
akraba ve kardeşi ayırtmadan birbirine karışır ve iğrenç
hareketlerde bulunurlardı. Bu adet şimdi kalmamışsa da, çoğu namaz
kılmaz ve sarhoşluğa itibar ederek çok içerler&#8221; demektedir .


Yavuz Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı Tahrir defterinde
&#8220;1515-1516&#8221; Çepnilerin yoğun bir şekilde yaşadığı yer, &#8220;Vilâyet-i
Çepni&#8221; (Çepni yöresi-Çepni yurdu) olarak gösterilmiştir. Faruk Sümer
defterdeki yer adlarından hareket ederek bu bölgenin Giresun-Torul
ve Görele arasındaki saha olduğunu ve bilhassa Kürtün&#8217;ün tamamen
Çepniler&#8217;le meskûn olduğunu, Trabzon-Torul ve Şalpazarı, Vakfıkebir
bölgesinde de Çepnilerin yaşadığını belirtiyor. Coğrafyacı Mehmet
Âşık, yazdığı Menâzirul-Evâlim adlı eserde Çepnilerin yoğun olarak
yaşadıkları Trabzon&#8217;un batı ve güneybatı yöresindeki dağlara Çepni
Dağları denildiğini kaydediyor.


Fetihten sonra bu bölgedeki dirliklerin tamamına yakını Çepni
beylerine ve onların oğullarına verilmiştir. Beylerin bu nüfuzunun
daha sonraki devirlerde de devam ettiği görülür.


XVI. yüzyılın başlarında ekserisi veya tamamı &#8220;muaf ve müsellem&#8221;,
yani, Türk köylülerinden oluşan, savaş zamanında atı ve silahı ile
savaşa katılan, buna karşılık her türlü vergiden muaf olarak
toprağını ekip-biçen köylü atlı asker olan Trabzon Çepnilerinin daha
sonra -Anadolu&#8217;nun pek çok yöresinde olduğu gibi- müsellemliklerine
son verilip &#8220;raiyyet&#8221; yani vergi veren köylü durumuna düşürüldükleri
görülmektedir. F.Sümer&#8217;e göre bunun sebebi &#8220;Devletin bu esnada
(1515) geniş ölçüde askere ihtiyaç duymasıyla ilgilidir. Fakat
bereket versin dirlikler yani tımar ve zeametler, eskiden olduğu
gibi, Çepni bey aileleri ile onların hizmetlerinde bulunmuş
sipahilerin ellerinde kalmıştır.&#8221;Bu değişim bunu takip eden
ellerinde kalmıştır.&#8221;Bu değişim bunu takip eden yıllarda da devam
etmiştir. Bu uygulamada, aynı dönemde Safevilerin Şeyh Cüneyd&#8217;le
başlayan oğlu Haydar ve torunu İsmail ile devam eden, hatta
uzantıları günümüze kadar gelen Anadolu üzerindeki emellerinin
önemli payı olmalıdır. Anadolu üzerinde uygulanan devlet
politikasının da rol oynadığını söylemek mümkündür. F. Kırzıoğlu&#8217;nun
B.Kütükoğlu&#8217;undan naklettiği bilgilerden, bu yüzyılda Anadolu&#8217;da
oynanan bu oyunu daha iyi anlayabiliyoruz: &#8221;devri için bir nevi
beşinci kol&#8221; diye çok yerinde tanıttığı, bu gibi Kızılbaşlık
propagandaları için Mühimme kayıktlarına işaret ettiği gibi, çok
mühim ikisinin de suretini vermiştir ve (27 Ekim 1577 tarihli I.ve
II. Belge) Amasya&#8217;dan Musul&#8217;a ve Teke(Antalya)den Trabuzon&#8217;daki
Çepni yurdu Kürtün&#8217;e değin Anadolu&#8217;yu saran bu gibi Safîli/ Kızılbaş
dostluğu propagandası; Iran&#8217;a yapılan at, silâh ve mal kaçakçılığı
ile Erdebil&#8217;e taşınan servetler korkunç sayılardaydı.


XVIII. yüzyılda uğranılan büyük mağlubiyetler sonucunda devlet
otoritesi son derecede zayıfladığı için yörelerin idaresi oraların
yerlisi olan güçlü şahısların ellerine geçer. Devlet ilk önce
&#8220;mütegallibe&#8221; ve &#8220;derebeyi&#8221; deyip bunları tanımamışsa da sonra ayan
adını vererek varlıklarını kabul etmiştir. Böylece Türkiye&#8217;nin çok
bölgelerinde olduğu gibi, Karadeniz kıyılarındaki şehir ve kalelerde
de ayanlar ortaya çıktı. Bu ayanlardan, bazıları veya çoğu
Çepnilerden idi. Batı&#8217;daki ayanlardan ve Tirebolu, Görele ve
Vakfıkebir derebeyleri ile Trabzon&#8217;un doğu yörelerindeki derebeyleri
arasında kesin ve sürekli mücadeleler vuku bulmuştur. Bu mücadeleler
sonucu da kalabalık Çepni toplulukları Sürmene, Of ve Rize
yörelerine yerleştiler. Bu yerleşmeler, yerleştikleri yörelerden
başka yerlere kayda değer göçlerin yapılmasına sebep oldu.


Geçen yüzyılda, Sürmene kazasının &#8220;sağ taraflarındaki&#8221; köylerde
Çepniler oturuyor ve vakit vakit komşularını rahatsız ediyorlardı.


Bu yüzyılda Of&#8217;un ileri gelenlerinin kendilerini Çepnilerden
saydıkları bildiriliyor. Rize yöresindeki Kara Dere ile diğer üç
nahiye Çepniler ile meskundur. Ünlü haydut Çepni Ali Rize
Çepnilerinden olup en sonunda başına 300 kişi toplayarak Rus harbine
katılmıştır. Şimdi dahi Rize yöresindeki köyleri ziyaret edenler
Çepni adının hâlâ bu köylerde unutulmadığını görürler.


Görülüyor ki, on sekizinci yüzyılda Trabzon&#8217;un batısındaki
Çepniler&#8217;le, doğusundaki Lazlar arasında uzun süren kavgalar olmuş,
l738&#8217;de Çeteci Abdullah Paşa&#8217; nın Trabzon valisi olmasına kadar da
bu kavgalar devam etmiştir. Çeteleri bastırmaktaki ustalığından
ötürü kendisine &#8220;Çeteci&#8221; lakabı verilen Abdullah Paşa, Trabzon&#8217;a
gelir gelmez Laz-Çepni meselesine el koymuş ve kısa sürede taraflar
arasındaki çatışmayı sona erdirmiştir.


Bu ayânlar halk ile hükümet arasındaki işlerde bir nevi aracılık
yapar, asayişin sağlanması, vergilerin alınması, askerin toplanarak
eğitilmesi, yiyecek ve donatımın tamamlanarak gönderilmesi gibi
işleri yürütürlerdi. Yukarıdaki açıklamalar bunların daha sonra bir
nevi derebeyi durumuna geldiğini ve birbirleriyle kavgaya
tutuştuklarını göstermektedir.


Bugüne kadar yapılan araştırmalarda Çepniler&#8217;le ilgili benzer
olayları konu alan bir çok vesikaya rastlanmıştır. Bunların biri de,
Görele&#8217;deki Çepnilerin yerlerini bırakıp kara ve deniz yollarını
kullanarak Trabzon-Giresun arasındaki bölgede halkın malına ve
canına zarar verdikleri belirtildikten sonra, bunların tekrar eski
yerlerine gönderilmelerini, bu tür davranışlarına son verdirilmesini
suçluların da cezalandırılmasını emreden 1145 (1732) tarihli
fermandır. Görele&#8217;deki bu Çepniler 1732&#8217;de Espiye madeni civarında
yerleştiler ve sonra tekrar eski yerlerine döndürüldüler.


Trabzon&#8217;da Hıristiyan sipahiler ve onlara tabi olanlar da
Anadolu&#8217;nun muhtelif yerlerine sürülerek yerlerine Tokat, Samsun,
Bafra, Çorum, Amasya gibi bölgelerden getirilen ahaliler
yerleştirilmiştir.


Bunlara benzer daha yüzlerce belgenin tarihi kaynaklarda bulunduğu
muhakkaktır. Bunların tespitinden sonra, tarihi ve sosyolojik açıdan
meselenin daha da aydınlanması mümkün olacaktır.


Bir döneme ait bütün belgeleri ele geçirmeden, sadece bir-iki
belgeden yola çıkarak o devir hakkında karar vermeye çalışmanın
doğru bir davranış olmayacağı ve tarihi kaynaklarda rastladığımız,
bir çoğu Çepni Ali&#8217;de olduğu gibi şahıslarla ilgili olan bu tür
belgelerin araştırmamıza fazla bir katkı sağlayamayacağı da
düşünülerek alınmadılar.


Sayıları çok olmasa da, Cumhuriyet döneminde yapılan bazı
çalışmalarda da konumuzla ilgili bilgilere rastlanılmıştır.


Bunların birincisi araştırma alanımızdaki köy sayısıyla ilgilidir.
Vakfıkebir&#8217;de (Trabzon) yirmi dokuz köy Çepni vardır. Çepnilerin
işgal ettiği mıntıka Akhisar Deresinden başlar ve garba doğru
uzanır.


İkincisi, 1978-1979 yıllarında Brent Brendemoen&#8217;in Trabzon
ağızları üzerine yaptığı çalışmadan elde edilmiştir. Brendemeon,
bizim de araştırma yaptığımız bu sahaya gitmiş ve Sayvançatak
köyünden Tepegöz hikâyesinin bir varyantını derlemiştir.


Brendemeon&#8217;un &#8220;Batı Anadolu&#8217;da yaşayan az sayıda ve dağılmış
vaziyette bulunan Çepnilerin ağız özellikleri ve folklor yönünden
diğer yöre halkı ile kaynaşmış görünmekte iken, Doğu Karadeniz
bölgesinde, özellikle Trabzon&#8217;un Vakfıkebir ilçesinin Şalpazarı
yöresinde oturan Çepnilerin hem ağız hem folklor itibarı ile
komşularından dikkat çekici büyük farklılıklar korumaktadırlar&#8221;
şeklindeki tespitine katılmamak mümkün değildir. Ama aynı yazarın
&#8220;Dil verilerimizin, Çepnilerin Trabzon yöresinin Türkleştirilmesinde
önemli bir rol oynadıkları yolundaki iddiayı destekleyeceğini
söylemek doğru olmaz. Çepni ağzı ile diğer Trabzon ağızları
arasındaki farklılıkların benzerliklerden çok olması, tam aksine bu
iddiayı çürütür&#8221; şeklindeki kanaatine katılmak ise mümkün değildir.
Aslında ağızların farklılığı konusundaki tespit doğrudur. Yörenin
diğer yörelerle gösterdiği ağız farkları hemen herkesin
anlayabileceği kadar belirgindir. Ama bu veri tek başına &#8220;Çepnilerin
bu bölgedeki Türkleştirme hareketinde önemli rol oynadıkları&#8221;
şeklindeki görüşü çürütemez.


Bize göre &#8220;Türkleştirme&#8221; den kasıt buraların Türk yurdu haline
getirilmesidir ki, Çepniler bunu, bu çalışmanın başından beri ortaya
konulan yerli ve yabancı belgelerden de rahatça anlaşılacağı gibi,
bölgede Osmanlı hakimiyeti kurulmadan çok önce önemli ölçüde
başarmışlardır .


İkinci husus ise, Osmanlıların bu bölgeyi fetihlerinden sonra
Anadolu&#8217;nun çeşitli yerlerinden Trabzon havalisine değişik Türk
boylarının gönderilmiş ve iskân edilmiş olmalarıdır. Aynı veya
birbirine yakın yerlere yerleştirilen bu boyların zamanla
birbirleriyle kaynaştıklarını düşünmek mümkündür. Ama onlardan çok
önce bu bölgeye gelip yerleşmiş, kendilerine has bir yaşama şekli
olan Çepnilerin hem bu özellikleri hem de coğrafi ve idari yapı
sebebiyle yeni gelenlerle pek fazla bir alışverişleri olduğu
söylenemez.


Ayrıca, buraya gelenlerin de değişik Türk boylarından oldukları
unutulmamalıdır. Çepni ağzının bütün bölgeye hakim olması ancak
Çepnilerin diğer Türk boylarından çok üstün olmaları ve onlarla
birlikte yaşamalarıyla mümkün olabilirdi. Halbuki kaynaklardan elde
ettiğimiz bilgiler ve bizim tespitlerimiz, Çepnilerin cesur, savaşçı
ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olduğunu gösteriyor.
Bunlara son derece engebeli olan coğrafi yapının ve çalışma
şartlarının bu tür ilişkileri engelleyici özelliklerini de eklersek
Çepnilerin neden diğer boyları etkileyemediğini anlayabiliriz.
Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da etkileşmenin iki yanlı
olacağıdır. Eğer bugün -hiç değilse bazı bölgelerde - bozulmamış ya
da az bozulmuş bir Çepni kültürü bulabiliyorsak bunu yukarıda
sayılan şartlara borçluyuz. Nitekim Çepnilerin, daha sonra
yerleştikleri Trabzon&#8217;un doğu tarafında Araklı, Sürmene, Of, Rize
gibi yerlerde homojen bir Çepni nüfusuna ve saf bir Çepni kültürüne
rastlamamız mümkün değildir. Bu bölgelerde Çepniler diğer Türk
boylarıyla kaynaşmışlardır. Belki bu iddiayı şu şekilde düzeltmek
daha doğru olacaktır: Doğu Karadeniz bölgesinin Türkleşmesinde
Çepniler çok önemli rol oynamışlardır. Ama kendileri gibi Türk olan
diğer boyları Çepnileştirememişlerdir. Aksini düşünmek Türkü
Türkleştirmek demek olur ki, bu da geçerli bir görüş olamaz.


Sonuç olarak, bütün bu bilgilerden, Çepni boyunun Anadolu&#8217;ya gelen
ilk Türk boyu olduğu, Çepnilerin Anadolu&#8217;nun Türkleşmesine çok büyük
katkılarda bulundukları, hatta Safevî Devleti&#8217;nin kuruluşunda önemli
rol oynadıkları anlaşılmaktadır.


Batı Anadolu&#8217;da İzmir, İzmit, Adapazarı ve Balıkesir&#8217;e gitmelerine
rağmen en yoğun olarak yerleştikleri, yaklaşık 700 yıldan beri
varlıklarını devam ettirdikleri ve kültür mirasını en iyi muhafaza
ettikleri bölge Doğu Karadeniz bölgesi, bu bölgede de Asar/ Ağasar/
Akhisar yöresi olmuştur. Bugün, Doğu Karadeniz bölgesine coğrafi
olmayan ikinci bir isim verilmesi gereksiydi, eskiden &#8220;Çepni
Vilayeti&#8221; denilen bölgenin sınırlarını Ordu&#8217;dan Batum&#8217;a kadar
genişletip bu bölgeye &#8220;Çepni Yurdu&#8221; veya &#8220;Çepni Bölgesi&#8221; demek doğru
olurdu.


Doğu Karadeniz bölgesiyle ilgili resmi kayıtlar XVI. yüzyıldan
itibaren tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtların büyük bir kısmı henüz
incelenmediği için konumuz olan Çepniler hakkında da, çok detaylı ve
yeterli tarihi bilgiye sahip olmak mümkün olamamıştır. Ancak,
mühimmeler, hatt-ı humayunlar, kadı sicilleri, tahrir defterleri ve
diğer arşiv vesikaları incelendikçe Çepnilerle ilgili daha doyurucu
bilgilere sahip olacağımız muhakkaktır.


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın