|
HORASAN ERENİ MEHMET EMİROĞLU
Horasan Ereni
Mehmet Emiroğlu
Dr. Agah Oktay GÜNER
Azit Mehmet Emiroğlu Ağabeyimizi 55 yıl süren bir dostluğun ardından kaybettik. O’nu tanıdığım zaman saf ve temiz ruhlu, milli gururu yüksek, imanlı kara yağız bir Türkmen yiğidi idi. Türk’ün büyük tarihine hayran, İslâm dinine aşık bu genç adam durmadan okuyan, araştıran bir beyne sahipti. İnsanları sever, gelecek için ümit vaad eden gençlere değer verir meşgul olurdu.
Bir Türk ve Müslüman olarak yaratılmanın mesuliyetini duyarak millete hizmet için yola çıkan bu Türkmen yiğidi Konya’daki kültür hizmetlerinin gönüllü destekçisi idi. kitaplar, dergiler, broşürler için son kuruşunu harcar ve ehil gördüklerine özellikle gelecek için ışık veren gençlere hediye ederdi. Yoksullar, fakirler, kimsesizler O’nun hamiyet listesinde yer alırda. En uzak tanıdıklarının bile elemlerine iştirak eder, hastaları ziyarete önem verirdi.
Yaptığını gizler, sağ elinin verdiğini sol eli görmezdi. İşsiz insanların kapısına ağzına kadar dolu zembiller bırakıp evin tokmağını çaldıktan sonra saklanarak kaçtığını biliyorum.
Zaman O’nun aklının dünyasından gönlünün dünyasına taşıdı. Tasavvuf kapısından giren aziz Emiroğlu varlığını bir Horasan erinin ferahlığıyla Allah yolunda Allah için terk etti. Kainata hükmeten küllî iradenin cemal ve kemal tecellisi olan Veli’nin şahsiyetinde aradığını buldu. Bir mürşide teslim olarak; kendi vücudu memleketinin sultanı olmak, kendinin esaretinden kurtulmaktı. Bir başka ifadeyle; “-Elsiz, dilsiz, belsiz, amma - cihanda gezeriz erkekçesine” diyen meydan okuyuştaki şuura erişti...
O’nun sevgi ve hizmet aşkıyla dolu varlığı rehber edindiği Veli’nin ikliminde demlendi. O artık gönül penceresinin ışığıyla âlemi seyrediyor ve her dem Rabbine hesap veren bir idrakin bereketini yaşıyordu. yorgunluk, kızgınlık ve daha nice karanlık duygu ve düşünce O’nu terk ettikçe Emiroğlu’nun Horasan Erliği Horasan Erenliği’ne dönüyordu.
O tarihimizin zafer sırları içinde mutena ve müstesna yeri olan kâmil insan şahsiyetine doğru yol alıyordu.
Bu yolculuğun bereketleri sohbetleri ve kitaplarıyla şekillendi. Sohbet halkasına katılanlar İslâm dininin, engin insan anlayışını, hoşgörüsünü, evreni kucaklayan sevgisini tadar, güzelliğine doyamazlardı. Türk diline hakimiyeti, tarih bilgisinin ışıklandırdığı sohbetlerinde dinleyenlere yeni ufuklar açardı.
Aziz Mehmet Emiroğlu, bütün insanlarla kucaklaşan ve âlemi kucaklayan tevhid anlayışıyla bizim medeniyetimizi yorumlar, vakıfları, zaferleri, bozgunları anlatırdı.
O asla gösterişte, şöhrette, parada, pulda, mevkide gözü olan bir insan değildi.
İman ettiği İslâm’ın özünü yaşamak ve İslâmı en güzel yaşamış yüce Peygambere muhabbetle, O’nun yolunda insanlara hizmet vermek artık hayatının tek sevinci olmuştu.
Zaman O’nu bir Horasan Ereni olmaya hazırlıyordu.
Bu demleniş yıllarında iki önemli eseri kaleme aldı ve pek çok güzelliği millî hafızaya emanet etti..
Bütün bu ifade ettiğim güzellikler kadar, tek başına değerli olanı aziz Emiroğlu’nun yedi ay önce çöken, Konya’daki apartmanda kaybettiği kızı, damatı, torunları, eşleri, çocukları ile tam on canı kurban verdiği demlerde gösterdiği sabır ve tahammüldür.
Âdeta, iman ettiği “Bütün olanlar Allah’tandır” ilâhi emrine tam bir teslimiyetin nasıl olacağının sessiz âbidesi olmuştur. Aynı zamanda hasta olduğu için kendisini ziyarete gelenlere, dostlarına yatığında imanın, ümidin, Rabbe teslim olmanın güzelliklerini dile getirmiştir.
Aziz Emiroğlu bu acılı günlerde muhterem ve muazzez hanımı hizmetin eksik kalmamasına dikkat etmiştir. O’nun ruhunun asaleti, örnek teslimiyeti acıların zirvesinde, yuvasında nice hizmet eden gönül dostlarına rağmen taziye için gelenlere saygıda, ikramda kusur olmasın diye O’nu her biriyle meşgul olma hassasiyetine götürmüştür.
Emiroğlu ailesi Müslüman Türk ailesinin özelliklerini her dem yaşadı. Çocuklarını iman, ahlâk ve millî değerlerle yoğurarak yetiştirdiler. Onlara hem meslek hem de tarih ve iman şuuru verdiler. Bu değerli insanlar kendi mesleklerinde saygı duyulan şahsiyetler oldu.
Viyana Bozgunu’ndan (1689), İstiklal Harbimize Türk Milletini, Türk Ailesi taşımıştır. Ailenin felsefesi vardır. Bu felsefe binlerce yıldan süzülüp gelen Türk örf ve âdetinin, gelenek ve göreneklerinin, İslâm dininin güzellikleriyle yoğrulmuş yapısına dayanıyordu. Aileyi saygı, sevgi ve sorumluluk içinde yaşama prensiplerine bağlıyordu. Aile Allah’ın her vesile ile şükürle anıldığı bir iman atmosferi içindeydi. Büyükler saygı ve muhabbet görür, onlar da aile fertlerini sevgiyle kucaklardı. Sofra Rabbin baba eliyle sunulan bereketiydi. Kuru ekmek atılmaz, tek tane zeytin israf edilmezdi. Eskiler yenilir, sökükler dikilerdi. Kandil, Bayram günleri aileyi perçinleyen saadet vesileleri olurdu. küçükler ibadete, namaza, oruca aile büyüklerinin dikkatiyle alıştırılırdı. İşte Emiroğlu Ailesi bu tarihi ve milli hikmetlerin yaşandığı örnek bir Müslümün-Türk ailesidir. Babalarının vefatında içleri ateş doldu ama onlar sakin bir tevekkülle Rabbin emrine boyun büktüler. Tıpkı 7 ay önce kaybettikleri on canı uğurladıkları gibi babalarını da yolcu ettiler.
İmanlı insanların olaylar karşısındaki sakin, mütevekkül tavrı, her geleni “O Ulu Sultan”ın fermanı bilmelerindeki teslimiyet, ne kadar ibret doludur. İman servetinden mahrum olanların isyan, itiraz çalkantıları içinde yuvarlanışlarına rağmen, müminlerin hayatı omuzlamadaki yumuşak üslûp ne kadar düşündürücüdür.
Bütün bir ömrü, iyiyi, güzeli, doğruyu arayarak, anlatarak geçiren Mehmet Emiroğlu vefatıyla da idraklere ne büyük hikmetler ve ibretler sundu. Türk Ailesinin dayanışmadan doğun gücü, aile dostlaranın gösterdiği muhabbet, sevenlerin vefası sessizce verdiği mesajlardı.
İman, inanç, hizmet âbidesi aziz Emiroğlu son yolculuğuna sevenlerinin parmakları ucunda gitti. Ömrünü verdiği gençlerin bu vefasını, Türkiye’nin her yerinden koşup gelen dostlarının muhabbet dolu göz yaşlarını unutmak mümkün mü?
Evet, aziz ve güzel gönüllü Emiroğlu işte böyle yaşadı. Mekanı Cennet olsun! Rabbim ailesine, sevenlerine sabır ihsan eylesin. Hizmetleri unutulmasın. Değerli oğlu Seyit Bey bu hizmetlerin bayraktarı olsun!
Evet,artan bir yalnızlık içinde aziz dostları uğurluyoruz. Emiroğlu hep gönlümüzde yaşayacak.
***
Bir Alperen Hakk’a yürüdü
Prof. Dr. Nuri KÖSTÜKLÜ
Bütün insanlık tarihi boyunca, cemiyeti çeşitli tehlikelere karşı uyandıran ona dinamizm katan maddî ve manevî değerlere, insanoğlu tarafından her zaman ihtiyaç duyulagelmiştir. Bu ihtiyaç ki, insanı; önce kendini tanımasına, bir cemiyet içinde yaşamanın getirdiği sorumluluklara ve hatta bir milletin mensubu olma şuûruna sevketmiştir. Dede Korkut, Hoca Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli daha birçokları siyasî lider değil idiler, ama bu şahsiyetler, millî ve manevî değerler yönünde içinde bulunduğu toplumu nakış nakış işlediler. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" olarak tasvir ettiği, Fuad Köprülü'nün "Alperen" dediği, bu mânâ erleri ve muakkipleri Doğu'dan Batı'ya akan Türk kütlelerinin yerleştiği coğrafyayı vatan kılma yolunda büyük bir misyonu üstlendiler. 13. asırdan itibaren bu misyon, Anadolu'nun ve Balkanların hemen her şehrinde veya kazasında farkedilir oldu. Zamanla toplumun içine düştüğü çalkantı ve bunalımlardan, toplumun selametinde, yapıcılığı, ahlâkı, ferâseti kısacası üstün karakteriyle temâyüz etmiş, ama hiçbir şahsî hesabı olmayan yalnızca insanı insan olmanın şuûruna ve şükrüne götüren kültür ve gönül adamlarının önemli rolleri olmuştur.
Anadolu'da Türk siyasî hakimiyetinin kırılma noktasına geldiği fevkalâde kritik bir dönemde Türk milleti Mustafa Kemal Paşa önderliğinde teşkilatlanıp Millî Mücadele'ye girdiğinde, yukarıda bahsi geçen gönül erleri de üzerlerine düşen vazifelerin şuûrunda idiler. Denizli Müftüsü Ahmet Hulûsi Efendi, Yunan işgalinden henüz birkaç saat sonra 15 Mayıs sabahının erken saatlerinde bütün Denizlilileri mukavemete davet edip fiilî olarak vatan savunmasına soyunurken1, bize kuruluş döneminin "Alperenlerini" hatırlatmaması mümkün mü? Keza, Kuva-yı Milliye'nin sarıklı önderleri, "Alperen" veya "Gâziyan-ı Rum"un; Müdafaa-i Hukuk Kadın Cemiyetleri, "Bacıyan-ı Rum" un bir başka ad ve teşkilat altında tezâhüründen başka bir şey değildiler.
Seferde vakıa bu iken, hazarda da cemiyetin bu manevî şahsiyetleri ve temel taşları, hoşgörüsüyle, kültür ve irfanıyla, örnek davranışlarıyla ta..Ahmet Yesevî'ye kadar uzanan kültür geleneğiyle, etrafındakileri aydınlatageldiler, etkilediler. Özellikle bazı merkezler bu değerler bakımından oldukça zengin veya şanslıydılar. Konya da bu merkezlerden biri idi. Nitekim Konya, Mevlânâ'nın hoşgörü felsefesinin şemsiyesi altında, Selçuklu Türkleri'ne başkentlik yapmış ve takip eden asırlarda Anadolu'nun merkezinde Türk- İslâm kültürünün, sivilizasyondan fazla etkilenmeden tipik olarak yaşayageldiği bir kültür şehri olmuştur. Bu şehri, şehir yapan ona anlam kazandıran kültür ve gönül adamları halkalarını burada bütünüyle ele alabilmemiz şüphesiz mümkün değildir. Ama son yıllara bakacak olursak Hacıveyiszade Mustafa Kurucu Efendi, Kılcı Nuri Efendi, Ladikli Hacı Ahmet Ağa gibi isimlerin Konya'nın manevî dünyasında derin izler bıraktığını görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde, dâr-ı beka'ya göçen bu gönül erleri halkasına bir yenisi daha eklendi. 7 Eylül 2004 günü Mehmet Emiroğlu Beyefendi Hakk'a yürüdü.
Mehmet Emiroğlu, 1918 yılında Konya'nın Botsa köyünde doğdu. Babası Emiroğulları'ndan Seyit Efendi, annesi köyün birkaç okumuş kadınından biri olan Emine Hanımdır. O'nun yetişmesinde ailesinin çok büyük tesiri oldu. Aynı köyden, kendi gibi, gönül kapısı açık Hanife Hanım'la evlendikten sonra ticaretle uğraşmak üzere Konya'ya geldi ama kendisini Belediye'de devlet memuru olarak buldu. Müteakiben, Maliye'de ve Veteriner Müdürlüğü'nde çalıştı. Buradan emekli olduktan sonra 23 yıl Konya Noter Odası'nın genel sekreterliğini yürüttü. O, bütün bu görevleri sırasında, ve hayatı boyunca insanın; diğer insanlara, içinde bulunduğu cemiyete, milletine hizmet için dünyaya gönderildiğinin şuûrunda olarak, fî sebilillah yaşadı. "Lâ mevcuda illallah" sırrını müdrik olarak, görünen dünya, O'nun tecellisinden başka bir şey değil idi. Mehmet Emiroğlu, eşine, dostuna, çevresine ve insanlara hep bu gözle baktı. Millî ve yerli düşüncenin her zaman güçlü savunucularından oldu. İnsan yetiştirmenin en hayırlı iş olduğunu sürekli etrafındakilere telkin etti; hayatı boyunca, kendi kıt imkanlarına rağmen kimsesiz, zor durumda olan insanlara ve özellikle gençlere sahip çıktı onlarla ilgilendi. Denilebilir ki, Rahmetli Emiroğlu'nun en büyük mîrası yetiştirmiş olduğu evlatları ve bugün pek çoğu hizmet erbabı, ilim ve irfan sahibi olmuş gençlerdir.
Mehmet Emiroğlu, çok okuyan, notlar tutan, güçlü bir hâfızaya sahip olan, yazmayı çok seven, "sevgi" ve "saygı" kavramlarının çok ince özelliklerini kendisinde görebildiğimiz bir beyefendi idi. Kendisini yakından tanıyan bir gönül dostunun ifadesine göre; "Ona çevresinde 'Dedem Korkut' diyorlardı. Hiç kimseyi hedef almayan, kimseyi övmeyen ve yermeyen sohbetler yapardı bazen. Sohbeti esnasında el-kol hareketleri yapmadığı gibi mimik oyunlarına da tevessel etmediği halde, konuşması olağanüstü etkileyiciydi. Sohbetleri Hz. Mevlânâ'nın yolundaydı. Fikrini hikayelerle anlatıyordu. Seçtiği hikayeler süzmeydi. Anlaşılıyordu ki Emiroğlu, Türk - İslâm kültürünü yalnız kelimelere değil, satır aralarına da mânâ yükleyerek ifade ediyordu. O, sohbetlerden sonra, yine bir gölge bir ruh gibi oradan uzaklaşır, ayrıldığı yerde fevkalâde bir iklim bırakırdı. Kültür kokan, efendilik kokan, insanlık kokan, dinleyiciyi yücelten bir iklim. Bu alperen edaya herkes hayran olurdu, vurulurdu"2.
Kendilerinin, Kültürümüzün Köşe Taşları (Sebat Ofset, Konya 2001), Geçmişin Penceresinden (Sebat Ofset, Konya 2002, ikinci baskı Konya 2003) adlı iki kitabı yayınlandı. Bunların yanısıra; Gönül Sohbetleri ve Tasavvuf, Botsa Köyü Gelenek ve Görenekleri, Botsa Köyü ve Çevresindeki Yatırlar Ocaklar ve Adak Yerleri adlı üç çalışması da yayına hazır hale gelmekte idi, ama ömrü buna yetmedi. İnşallah dostları ve sevenleri tarafından bu kitaplar da yakında yayınlanmış olur. Bütün yazdıkları ve sohbetlerinde, bir hüküm veya hipotezi ortaya koyduktan sonra arkasından muhakkak örnek veya örneklerle hadiseye açıklık getirirdi. Günümüz modern eğitim bilimi de öğretim metodları içinde örnekleme veya örnek olay çalışmasına fevkalâde önem vermektedir. Mehmet Emiroğlu'nun yukarıda adı geçen kitaplarında, başta "tarih öğretimi" olmak üzere çeşitli disiplinlerde "örnek olay" olarak kullanılabilecek pek çok veriler bulmak mümkündür.
Mehmet Emiroğlu'nun gerek sohbetlerinde gerekse kitaplarında ve makalelerinden işlediği konuların bir analizini yapacak olursak, mesajlarının 1- Türklük, 2- İslâmiyet, 3- ahlâklı insan, konularında yoğunlaştığını görürüz.
O, Türk tarihinin, Türk kültürünün, Türk seciye ve ahlâkının ve Türk milli menfaatlerinin ilmî zeminde ve çeşitli platformlarda işlenerek yeni nesillere aktarılmak ve onları şuûrlandırmak gerektiği konusunda hassasiyet gösteriyordu. Sohbetlerinde yeri geldiğinde "şu kadar bin yıllık Türk tarihinde..." diyerek başladığı konuşmasında öncelikle Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınması gerektiğine işaret ederdi. İslâmiyetten önce Türk varlığı, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti çizgisinde Türk tarihine ve Türk kültürüne bir bütün olarak bakardı. Bu konudaki hassasiyetlerini şu ifadelerinde görmek mümkündür,
"Devlet olarak Türkler, hiçbir zaman hakimiyetlerinde olan diğer toplumları kendi kültürleri içinde eritmeye çalışmamışlardır. Bunu, bir tasavvuf anlayışı olarak mı, yoksa İslâmın bir talimatı olarak mı yaptılar bilmek zor. Belki de bu kendi kültürlerine olan imanlarının bir sonucudur. Gerçi bu hoşgörü erginliği zaman zaman bazı ihtilatlara sebep olmuşsa da, çoğu zaman feth-i mübinlerin bereketini ve zahmetsizliğini getirmiştir. Yeni vatanlara dost bağrına girer gibi girilmiştir ve bu, az şey değildir. Rızâ-yı Bâri'ye ittibadır. Mühim bahistir.
İşin başka bir sırrı vardır. Bu aziz millet, esasen İslâm ile şereflenirken hiç zorlanmamıştır, zahmet çekmemiştir. Daha önceki inanç sistemi ile İslâmiyet'in umdeleri gençlerin tabiri ile tam örtüşmüştür. Daha önceki imanları onlara 'tek tanrı' diyordu ve İslâmiyet'in özü vahdetti...
İkinci nokta da ilginçtir. Türkoğlu, kendisini bu dinin muhafızı ve yayıcısı bilmiş, kendisinin buna memur edildiğini ilahî bir emir olarak kabul etmiştir.
Fânîler bir gün zeval bulurlar. Bu da bir ilahî tecellidir. Selçuklular ve Osmanlılar da bir gün bu akıbeti yaşadılar. Mantıku't-Tayr'da söylendiği gibi, bu muhteşem Anka kuşu da etrafına topladığı çalı çırpının ortasında bir gün öyle bir sayha çekti ki öyle bir 'ah' etti ki kanatlarının çırpınışından kıvılcımlar çıktı, çalı çırpı tutuştu ve yandı. Cihan küle kesti. Ve bu kıyametin içinde o da kül oldu. Şeyh Feridü'd-din-i Attar bu kuşa 'Kaknus' der.
Ve küllerin arasından yeni bir Kaknus doğdu. Gazi Mustafa Kemal Paşa buna görevlendirildi. Türk milleti onun arkasında, bütün yoksulluklara ve imkânsızlıklara rağmen, külden yeniden yaratıldı, var oldu. Bu da ilahî bir emirdir, Türk milleti kıyamete kadar mevcudiyetini muhafaza edecektir. Değil mi ki İslâm'ın ışığı son güne kadar şavkıyacaktır, o halde onun muhafızı da var olmalıdır" 3.
O'na göre İslâmiyet ile Türklük etle tırnak gibidir. "Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız"4 ilahî hükmünü adeta yok sayarak, İslâm adına milliyet duygusunu özellikle Türk kavramını törpülemeye çalışanlar karşısında ciddî hassasiyet ve mukavemet gösterirdi. Çünkü İslâm'ın ışığı son güne kadar şavkıyacaksa, onun muhafızı da var olmalıydı.
Millî davalar karşısında cemiyeti hep uyanık tutmaya çalıştı. Basına da yansıdığı üzere; rahmetli Emiroğlu, Milliyetçi fikirleri Konya'da ayakta tutan isimdi. 1963'ten itibaren Kıbrıs davasının en hararetli savunucusu ve Konya'yı ayağa kaldıran isimlerin başında geliyordu5. Soğuk savaş döneminde 80 öncesi, Anadolu'da Türk siyasî hakimiyetini kırmaya yönelik kuzeyden ciddî baskılar geldiğinde, her türlü siyasî mülâhazanın ötesinde bir alperen misali maddeten ve manen vatan mücadelesinde bulunduğunu, o günleri yaşayanlar çok iyi bilirler. Ömrünün son demlerinde çektiği acıları çevresine hiç farkettirmeden, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı ve bekasını tehdit edebilecek her türlü gelişmeler karşısında etrafındakileri uyarmaya ve fırsat buldukça ilgililere bunu mektupla dile getirmeye çalışmıştır. Kıbrıs meselesi, Fener Rum Patrikliğinin ekümenik olma çabaları, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması faaliyetleri, bölücü terör vb. daha pek çok millî menfaatleri tehdit eden gelişmeler karşısında başta Ankara olmak üzere yetkililere mektuplar yazdığını bizzat biliyorum. Bütün bu çabalar ve hassasiyet, kuruluş döneminde vatan kurma yolunda görülen alperen hassasiyetinin, içinde bulunduğumuz şartlarda Anadolu'da var olma, vatan koruma hassasiyeti şeklinde tezâhüründen başka bir şey değil idi.
Rahmetli Mehmet Emiroğlu'nun fikirlerinin çok önemli bir bölümü de tabiî olarak İslâmiyet ve din konusunda yoğunlaşıyordu. Pek çok mutasavvıf ve ehl-i gönülden edindiği bilgi ve hâl, onu; imanın ve inancın teoriden ziyade bir hayat tarzı , bir yaşayış olması gerektiği inancına götürdü. Bunun da merkezinde "sevgi" "muhabbet" vardı. Bu kavramları gerçek anlamıyla ve kolayca idrak edip yaşayabilmenin yolu ise "tasavvuf"tan geçiyordu. Bir başka ifade ile O'na göre, dini anlama ve idrak etmekte "tasavvuf" disiplininin rolü apaçık ortadaydı. O, Türk'ün İslâm'ı doğru olarak yorumlayıp yaşayabilmesinde de Ahmet Yesevî'den beri uzanagelen tasavvuf zincirinin çok büyük bir rolünün olduğunu her fırsatta vurgulardı. Bu zincirden habersiz veya uzak kalanlar üzerinde, İran'ın, Arabistan'ın veya diğer bazı İslâm ülkelerinin İslâmiyet öncesi örfünde yer alan ama İslâmiyetle alâkası bulunmayan ve hatta İslâmiyet'e de zarar veren bazı davranış ve düşüncelerin tesiri daha kolay olabilmekte idi. Türkiye'ye komşu bazı ülkelerin ideolojileriyle de birleşerek İslâm adı altında Türk insanına pompalanmak istenen bu davranış ve düşüncelerin Türkiye'ye ve İslâm 'a ciddî zararlar verebileceği noktasında hep hassas idi. Temel kaynak Kur'an, Hadis ve Sünnet olmak üzere, normal beşer aklının ötesinde Allah tarafından "sezgi" gücü verilmiş bazı veli ve mutasavvıfların İslâm'ı doğru anlama yönünde insanoğlunun işini kolaylaştırdığını sürekli söylerdi.
Rahmetli Mehmet Emiroğlu, Türk ve Müslüman olmanın ve bunu haketmenin ahlâklı olmaktan geçtiğini etrafına yaşayarak gösterirdi. Sosyolojik olarak da meseleye baktığımızda, cemiyetin ideal normlara ulaşabilmesi onu oluşturan fertlerin ahlâklı olmalarıyla mümkündür. O'nun en büyük gayesi Hz. Peygamberin ahlâkıyla ahlâklanabilmek idi. Kendileri, gösterişten uzak, hayır işinde varıyla-yoğuyla adeta çırpınan ve yarışan bir karaktere sahipti. Kimseyi incitmeyen, kırmayan bilakis kazanan ve kucaklayan bir gönül eriydi. Bir yakınından ve daha sonraları bizzat kendisinden dinlemiştim. Teşehhüd miktarı tanıştığı bir kişi kendisinin yanına gelerek; çok zor durumda olduğunu, bankadan kredi çekmesi gerektiğini ama bu krediyi alabilmek için bankanın kefil ve ipotek istediğini söylediğinde, Mehmet amca hiç tereddüt göstermeden "ben kefil olayım ve bizim evi ipotek edelim" demiş ve zorda olan kişinin işini görmüştür. Çevresinde bu hadiseyi duyanlar, tereddüt ve endişeli olarak birşeyler söylediklerinde, tek evinden başka dünyalığı bulunmayan Emiroğlu, sakin ve gönül huzuru içinde; "eğer fakirhanede zerre kadar haram varsa zaten bizde kalması doğru olmaz, eğer böyle bir şey yoksa da bir gönülü yapmış oluruz" deyivermişti. Acaba bu ve benzeri davranışı günümüz şartlarında kaçımız gösterebilmektedir ? Bu soruyu fertler olarak kendimize sorabilmeliyiz.
"Sabır" ve "tevekkül" kavramları adeta onun hayat tarzı idi. Geçtiğimiz Kurban Bayramı'nda hepimizin bayramını zehir eden o müessif Zümrüt Apartmanı fâciasında, kızını, damadını, torunlarını ve torununun çocukları olmak üzere 10 ciğerparesini hakk'a uğurladı. Kendilerini taziyeye gelenler bilirler ki, O, "Lâ- fâile illallah" sırrına vâkıf olarak olanları tevekküllle karşılamış, sabır, metanet ve dirayet abidesi olarak bu zor imtihandan başarıyla geçmiştir. Kendisini taziyeye gelenlerden Prof. Dr. Ali Yardım'ın ifadeleriyle; "'Allah'a inandım de; dosdoğru yürü!' diyen peygamberine uyarak, her hâlükârda dik durup dik oturan; imanında zayıflık , kalbinde yamukluk, kavlinde kaypaklık, filinde gevşeklik gibi ârızalardan fıtraten korunmuş olan Mehmet Emiroğlu, bir 'sabır âbidesi' gibi duruyordu. Taziyeye gelen gidenlerin onu teselli etmesine fırsat vermeden, o hep misafirlerini hoş tutuyor, onların hal hatırını soruyordu. Eve taziye için üzüntülü gelenler, sanki bayram muayedesinden ayrılırcasına, teselli edilmiş olarak çıkıyorlardı. Bir başka dikkat çekici husus da, ailenin geride kalanlarının bu havaya uyum sağlamış olmalarıdır. Mihver insanın yakını olmanın ayrı bir çilesi vardır. Bu türden kâmil insanların, eşleri, çocukları, gelinleri, damatları ve torunları olmak, başlı başına çileye soyunmak ve çile çıkarmak demektir. Emiroğlu ailesi, bu uyumu sağlamış ve gerekli iç ahengi tesis etmeyi başarmıştır. Bu tür ağır imtihanların başarılı insanlarına ne mutlu!"6.
Evet Mehmet Emiroğlu, her anın bir imtihan olduğunun şuûrunda yaşadı. Kendisi, "ben yıllardır, dostlarıma, etrafıma 'sabr'ı tavsiye ettim. Allah da bana hadi sen bu sabrı göster dedi. O'na dua ediyorum, nefsimi bu imtihandan başarısız çıkarmasın" diyordu. O'nu taziyeye gelenler, kendilerinden bu sözleri duydular..
Hâsıl-ı kelâm, Emiroğlu'nun bütün endişesi, "Hz.Peygamber'in ahlâkıyla ahlâklanabilen Müslüman Türk'ü" inşa; ve bu yolda, zerre kadar nefsî hesabı olmadan fî sebibillah devletine, milletine ve insanlığa hizmet edebilmek olmuştur.
8 Eylül 2004 Çarşamba günü ebedî mekânına sırlanmak üzere, mahşerî bir kalabalığın sevgi seliyle omuzlarda Üçler Mezarlığı'na doğru yol alınırken, onu tanıyanlar şöyle diyorlardı; O bir alperendi, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!
Kaynak
1. Ayrıntılı bilgi için bkz., Nuri Köstüklü, Millî Mücadele'de Denizli Isparta ve Burdur Sancakları, Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1990.
2. Mehmet E miroğlu, Kültürümüzün Köşe Taşları, Konya 2001, s. 10 ( Kamil Uğurlu'nun takrizi)
3. Mehmet Emiroğlu, Geçmişin Penceresinden, Konya 2003, s.11- 12.
4. Kur'an-ı Kerim, Hucurat/ 13.
5. Erol Sunat, "Mehmet Emiroğlu", İleri Gazetesi (Konya), 9 Eylül 2004 ; Ayrıca vefatını müteakip hakkında basından yazılanlardan bazıları için bkz; Hüseyin Öğüt, "Mehmet Emiroğlu'nun Ardından", İleri Gazetesi (Konya), 13 Eylül 2004; Halil Uslu, "Gönül Eri Hakka Yürüdü", Konya Postası, 17 Eylül 2004; İhsan Kayseri, "Mehmet Emiroğlu'nu Anarken", Merhaba, 19 Eylül 2004; Mehmet Nuri Yardım, "Mehmet Emiroğlu", Yeniçağ, 23 Eylül 2004;Ergün Göze, "Bugün Konya'dayım", Halka ve Olaylara Tercümean, 02 Ekim 2004.
6. Ali Yardım, "Ağır İmtihanların Başarılı Mezunları", Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 2004, s. 36.
***
Son ALP-EREN’e
birinci mektup
Dr. Kâmil UĞURLU
Seni son gördüğümde, hasta yatağında yarı oturum durumdaydın. Gül çalısına dönen ince ve mübârek parmaklarınla işaret ettin.
“Otur” dedin.
Duymazdan geldim, oturmadım.
Küçük bir hastahane odasına bir dünya sığmıştı ve bu dünyanın güneşi batmak üzereydi. Dar vakitti oturmadım.
Öylece durdum.
“Nasılsın ağabey?”
Dudakların kıpırdadı ama sesin yoktu.
“İyiyim. Bundan daha iyi olmam mümkün değil, çok iyiyim, hamdolsun.”
Dudakların böyle kıpırdadı. Çünki senin ağzında vird idi bu. Başkasını bilmezdin.
En sevdiklerini öte tarafa uğurlarken de “iyiyim, hamdolsun iyiyim” diyordun.
Çevrendeki ham ervahları, yani bizleri teselli ve terbiye ediyordum.
Odanda, görünürde Seyid’in ve Cihad’ın vardı. Onlar duvarın dibindeydiler. Çevre yanında uzun boylu, yakışıklı, olağanüstü duruşlu bir güzel insan vardı. Bir haysiyet heykeli gibi duruyordu.
Onun huzurunda böyle yarı oturur, yarı yatar durumunda rahatsız oluyordun.
Ben bir kenarda perişan, bu muhteşem sahneyi seyrediyordum.
Sen doğrulmaya kalkıştıkça, o güzel insan seni omuzundan bastırıyor ve;
“Daha vakit var, sen şimdi dinlen biraz” diyordu. Gülümsüyordu.
Onun yanında ve biraz arkasında ellerini önünde bağlamış, renkli gözleriyle seni sevgiyle ve gülümseyerek izleyen dünya güzeli bir de hanımefendi vardı.
Sen, bu çok yoğun ortamdan mutlu, gözlerini yumuyor, bu güzelliğin tadını çıkarıyordun. Seyid telaş ediyordu, Cihad çırpınıyordu, ama sen çok mutluydun.
Muammer, gelenlere kapıda bend oluyordu.
İçeriye, nur olmuş, bembeyaz varlıklar girip-çıkıyordular.
Kimseye değmeden, dokunmadan ve görünmeden...
Yüzleri sana benzeyen, huyları sana benzeyen on güzel insan, yürekleri pır pır ederek seni seyrediyordular. Sen, hasretini dindirmiş susuzların gönlüyle, onlara hafif sitem eder şekilde bakıyor, gülümsüyordun.
Yanında tel çerçeveli gözlükleri, heybetli duruşu ve evliya tavrıyla duran, seni sevgiyle süzen o harika insan olmasa, o güzel gözleriyle baktığı her yönü yeşerten, Hz. Adeviye duruşlu, hanım olmasa, çevre yanıma dizilmiş olanları sevgiyle azarlayacak ve “ne aceleniz vardı yahu?” diyecektin.
Demedin.
Ömrün boyunca edebe el bağladın, dil bağladın. Gönül bağladın.
Senin alış-verişin sevgililerinle sürürken, bazan bu âleme bir ses düşüyordu. Ve sen irkiliyor, biraz da rahatsız oluyordun.
“Mehmet amca, tansiyonuna bakacağım.”
Sahnenin en can alıcı yerinde ortaya düşen bu ses ne kadar sevgi dolu da olsa, yine seni rahatsız ediyordu.
“Bırakın beni diyordum” eteğinden asılanlara. “Beni bunca sevgili şurda bekliyorken ve bana dâvet çıkmışken bırakın beni” diyordun.
• • •
Hastanenin önünden gürültüyle geçip giden ve biraz sonra Akyokuş’a sardıran kamyon şoförleri, beri taraftaki ilâhi kurgudan habersiz, çocuklarına ve sevdiklerine bir an önce kavuşmak, kavuşabilmek için vites değiştirdiler.
Sense, sevgililerine kavuşmak için telâşlar içindeydin.
Bir yandan bir yanına yavaşça çevirdiler.
• • •
Sultan Selim Camiindeki cemaati Konya, son olarak apartman faciasının şehitlerinde görmüştü. Bir de Hacı Veyiszade böyle götürülmüştü.
Şimdi seni selâmetlemeye gelenlerle doldu taştı meydanlar. Ve parmaklardan örülmüş bir kızak üzerinde, Fatih’in gemileri gibiydin, kaydın gittin.
Üçler Kabristanı’nda o gün hüzün yoktu.
Ağır misafirlerini ağırlamaya hazırlanan sakinler, seni heyecanla ve kıskanarak beklediler.
Sessiz, sakin ve bir güvercin tüyü kadar hafif, konuverdin...
Dağın büyüklüğünü, ve haşmetini, ona yakınken algılamak mümkün değildir. Ondan biraz açılınca onun doruklarının ancak farkına varılır.
Benliğimde ışıltılı, pırıltılı bir insan sevgisini çağlayan ve zarafetle, incelikle şekillenen, biçimlenen, mânevî güçle beslenen senin gibi bir Alp-eren’le herhalde, bir daha güç karşılaşırız.
Niyâzımız rahmetin üzerine.
|