
|
|
EMİROĞULLARI TARİHİ
|
|
|
EMİROĞULLARI TARİHİ
" Emiroğlu , Emiroğulları "
Emiroğulları hakkındaki en eski bilgilerimiz XIV. yüzyılın başlarına kadar gidebiliyor, o da Ordu ve çevresinde bağımsız bir beylik kurarak Trabzon üzerine seferler yapmasıyla başlıyor. Bu tarihten önceki bilgilerimiz ise daha çok kuvvetli varsayımlara dayanıyor, kesin bir delilimiz yok. Emiroğullarının Sinop'u yurt tutan Çepnilerden olması büyük bir ihtimal. 1277'de bu şehirde Trabzon Rumlarını mağlup etmelerinden anlaşılıyor ki Selçuklu Devletinin otoritesini tam anlamıyla kuramadığı bu bölgedeki en önemli Türk gücü denizde yapılan bir savaşta (burası da çok önemli çünkü Türkmenler deniz savaşlarında pek başarılı değiller hatta hiç bilmiyorlar bu tür harbi de denilebilir) Komnenosları mağlup eden Çepniler bölgedeki en büyük Türkmen unsuru. Oğuzların 24 boyundan birisi olan Çepniler daha sonra doğuya doğru yayılmaya başlamış olmalılar ki Sinop'un bundan sonraki tarihinde Çepnilerle ilgili fazla bir malumat yok ve bunlar Orduya yerleşen Hacı Emir önderliğindeki Türkmenler olmalılar.
Nitekim Faruk Sümer de Çepniler ve Tirebolu Tarihi eserlerinde bu varsayımı doğruluyor. O sebeple Hacı Emirlilerin kökenini Çepnilere bağlamamız doğrudur. Osmanlı Devleti bölgeyi denetim altına aldığında Giresun-Ordu'yu kapsayan bölgede kurduğu vilayete Çepni vilayeti adını vermesi de bu düşüncemizin somut bir örneğidir ve Osmanlı buralarda yoğun bir şekilde yaşayan Türkmenlerin adıyla yöreyi anmaya başlamıştır.
Osmanlı hakimiyetinden sonra Emiroğullarının yayılması meselesine gelince. Osmanlı Devleti nüfus olarak Türklerin zayıf olduğu bölgelere kendine bağlı unsurları yerleştirerek demografik yapıyı kendi lehine çevirmeyi ve bu sayede hakimiyetini pekiştirmeyi düşünmüştür. Bu amaçla Trabzon'un fethinden sonra da bölgeye Çepnileri göç ettirmek suretiyle bu dengeyi sağlamıştır. Hatta Grek kaynakları, Trabzon ve çevresinin Türk yurdu haline gelmesinin ilk aşaması olarak bu göçü gösterirler. Trabzona göç eden grup böyle oluşmuştur. Aynı durum zaman zaman bölgenin başka kesimlerinde de olmuştur. Maden yataklarının büyük zenginlik oluşturduğu Gümüşhane, Karadenizin art kısmının güvenliği için büyük önem taşıyan Amasya, aynı şekilde doğudaki uç haline gelen Artvin bu tür iskan hareketlerinin yaşandığı yerlerdir.
Bu göçlerle ilgili olarak Hanefi Bostan'ın Türk Tarih Kurumu yayınları arasında bulunan XV-XVI. asırlarda Trabzon sancağında iktisadi ve sosyal yaşam çalışmasını tavsiye ederim, Osmanlı dönemindeki nüfus hareketlilikleri buradan takip edilebilir. Ayrıca Bahaeddin Yediyıldız'ın Ordu Kazası Sosyal Tarihi de yukarıda bahsettiğim Çepni vilayetiyle ilgili önemli bilgiler içeriyor. Ayrıca kitabımın bibliyografya kısmında görebileceğiniz Giresun Tarihi sempozyumu kitabında da özellikle Osmanlı dönemindeki nüfus yapısıyla ilgili önemli bilgiler yer almaktadır. Cevdet Türkay'ın Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler kitabı ise sürmek istediğiniz iz konusunda size çok yardımcı olacaktır. Artvindeki ya da Gümüşhanedeki Emirlilerin hangi boya mensup oldukları bu kitapta Osmanlı kayıtları esas alınarak gösterilmektedir.
Doç.Dr.İBRAHİM TELLİOĞLU
DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNİN TÜRK YURDU HALİNE GELMESİNDE TACEDDİNOĞLU VE EMİROĞULLARI BEYLİĞİNİN ROLÜ
Moğolların son Anadolu valisi olan Eretna İlhanlıların çöküşünden sonra bağımsız hareket etmeye başladığında, Emir Doğanşah isimli bir Türkmen beyi Niksar ve çevresine hakim olmuştu. Eretna Bey bağımsızlığını ilan ettiğinde, Doğanşah, Emir Timurtaş'ın oğlu Şeyh Hasan ile ittifak kurarak O'na muhalif olmuş ve hakimiyetini tanımayarak Anadolu'nun bu güçlü liderine karşı çıkmıştır.[1] Eretna'nın devlet kurmasından çok önce, daha Anadolu'da İlhanlı hakimiyeti yıkılmamışken Doğancık Bey'in bağımsız hareket etmeye başlaması dikkat çekicidir. Nüfuzunu Kastamonu'ya kadar genişleten Taceddinoğulları beyliğinin kurucusunun 1309 yıllarında müstakil bir araziye sahip olma ihtimali yüksektir.[2]
Çobanlı Şeyh Hasan ile ittifak yaptıktan sonra topraklarını genişletmeye başlayan Doğanşah, Amasya'yı ele geçirmiş, Şeyh Hasan'ın takınabileceği tavırdan çekinen Eretna, bu olay karşısında sessiz kalmıştır. Taceddinoğulları ile Eretnalılar arasında oluşan düşmanlık bu şekliyle devam ederken, Mısır Memlûklu Sultanı Melik Nâsır'ın desteğini alan Eretna, bu sayede 1341 yılında Doğancık Bey'i Amasya'dan çıkartarak Niksar'a çekilmek zorunda bırakmıştır.[3]
Doğancık Bey'in 1348'de ölümünden sonra,[4] yerine oğlu ve beyliğin ismi ile anılmasını sağlayacak kişi olan Taceddin Bey geçmiştir. Taceddin Beyin ilk dönemdeki faaliyetleri hususunda kaynaklarda herhangi bir malumata rastlanmaz, O'nun hakkındaki ilk bilgiler, Eretnalılar Devleti'nin gerileme döneminde Niksar'da gerçekleşen hadise ile başlamaktadır.
Eretnalıların hakim olduğu topraklar üzerindeki siyasi otoritesinin zayıflaması ile birlikte, devletin elinde yalnız Kayseri ve Sivas kalmış, devlete bağlı emirler, hakim oldukları yerlerde kendi başlarına hareket etmeye başlamışlardır. Bu sırada payitahtı Niksar'da bulunan Taceddin Bey de, Amasya'da bağımsız hareket etmeye başlayan emir Şadgeldi’ye tâbi olarak bölgesindeki nüfuzunu güçlendirmeye çalışmıştır.[5] Orta Karadeniz'in güneyine düşen bu sahada yitirdiğini gücünü tekrar kazanmaya çalışan Eretnalı hükümdarı Alaeddin Ali Bey, Taceddin Bey'in devlete taahhüt ettiği vergi ve asker verme kararından geri dönmesini sebep göstererek, 1379 yılı ilkbaharında Taceddinoğulları üzerine sefere çıkmıştır. Niksar civarında karargâh kuran ordu şehre girme plânları yaparken, Eretnalı hükümdarı vezirine bile haber vermeden bir kısım askerle birlikte Sivas'a geri dönmüş, giderken de Niksar'ı kısmen yağmalayan Moğol oymaklarından Samagarlıların ganimetlerine el koymuştur. Alaeddin Ali Bey'in bu zamansız hareketi üzerine, veziri Burhaneddin, ordunun ağırlıklarını yağmalanmaktan güçlükle kurtarmış ve kuşatmadan kesin bir netice alamadan ordu ile birlikte Sivas'a çekilmiştir.[6]
Eretnalıların Taceddinoğulları üzerinde nüfuz tesis etme çabalarının sürdüğü bir sırada, Taceddin Bey, Canik bölgesindeki faaliyetlerini artırmıştır. 1379’da Yeşilırmak havzasının denize ulaştığı sahayı Ünye'ye kadar ele geçiren Taceddinoğulları, Komnenos hanedanının yöredeki en önemli rakibi haline gelmiş, Trabzon Rum Devleti bu beylik ile diplomatik münasebet kurma zorunluluğu hissetmiştir.[7]
Komnenoslar, Taceddinoğulları ile yakınlaşma çabasına girmeleri ile birlikte, III. Aleksios devrinin en yaygın diplomatik ilişki kurma vasıtası olarak gördükleri bir prensesi rakip tarafın önde gelen bir ferdi ile evlendirme yöntemine başvurmuşlardır. Ordu beyliği ile Bayram Bey'i damat edinerek uzunca bir süre dostluk kuran Trabzonlular, Taceddin Bey ile de akraba olarak Canik havzasındaki bu iki büyük gücü kendilerince zararsız hale getirmeyi başaracaktır. Panaretos'un kaydına göre, 14 Ağustos 1379'da kızı Eudokia'yı Taceddin Bey ile evlendirmek üzere Trabzon'dan ayrılan Kral Aleksios, Kılıç Arslan'ın Trabzon'u istila edeceği haberi üzerine Giresun'dan geri dönmüş, ancak eylülün sonuna doğru tekrar düğüne katılmak üzere Ünye’ye gelerek 8 Ekim 1379'da Eudokia'yı Taceddin ile evlendirmiştir. Bu evliliğin diplomatik neticesini de açık bir biçimde vurgulayan Trabzon tarihçisi, böylelikle kralın Yeşilırmak havzasındaki kontrolü sağladığını belirtmekle, [8] Taceddinoğullarını müttefik haline getirmenin ülkesi için ne kadar önemli bir imkân sağladığını ortaya koymaktadır.
1379 senesinde gerçekleşen olaylar zincirinde, bir taraftan Trabzon Rum Devleti Taceddinoğullarını kendi tarafına çekmeye çalışırken, diğer yandan toprakları üzerinde kaybettiği nüfuzunu tekrar kazanmaya çalışan Eretnalılar, Niksar beyliğini kontrolü altına almaya gayret etmiş, bu sebeple Taceddin Bey iki cephede birden mücadele etmek zorunda kalmıştır. Nihayetinde Komnenoslara üstünlüğünü kabul ettirerek kızlarını alan ve doğu sınırındaki faaliyetlerini sona erdiren Taceddin Bey, daha sonra yönünü Orta Anadolu'ya çevirecek, beyliğinin varlığını hiç bir zaman hazmedemeyen ezelî düşmanı Eretnalılarla mücadelesine devam edecektir.
Alaeddin Ali Bey’in 1380’de tekrar tahta geçmesinden sonra, Amasya emiri Şadgeldi’yi ortadan kaldıran Kadı Burhaneddin, müteakiben bağımsızlığını ilân edecektir.[9] Eretnalılara karşı Amasya emiri ile ittifak yapan Taceddin Bey, Anadolu'daki etkinliği bilinen Hacı Şadgeldi'nin öldürülmesi ve Kadı Burhaneddin’in devlet kurmasının ardından, eski hasımlarına karşı olan tavrını değiştirmemiştir. Kaynaklardan öğrenildiği üzere Amasya, Hacı Şadgeldi'nin ölümünden sonra oğlu Ahmed'in kontrolüne geçmiş, Taceddin Bey de onunla birlikte hareket etmeye başlamıştır.[10]
Eretnalıların yıkılmasından sonra, bunların hakim olduğu topraklar üzerinde yeni bir devlet kuran Kadı Burhaneddin devrinde, Taceddinoğulları beyliği hakkında Bezm u Rezm'de ve Grek kaynaklarında etraflıca bilgi bulunmaktadır.
Bezm u Rezm’deki kayıtlarından anlaşıldığı kadarı ile, başta dönemin siyasî durumuna uygun olarak Sivas hükümdarına tâbi olan Taceddinoğulları kısa süre sonra çevresindeki beylikler ile irtibata geçerek bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Amasya'da bulunan Emir Ahmed ile kurduğu ittifakı geliştiren Taceddinoğulları lideri, Kadı Burhaneddin'in Canik'te yaptırdığı kaleyi yıkmaya çalışınca her iki taraf arasında savaş patlak vermiş, 1386 baharında yapılan muharebede müttefikinden gelen yardım ile 7.000 askere ulaşan bir ordu hazırlayan Taceddin Bey, Sivas ordusu 5.000 kişi olmasına rağmen yenilmekten kurtulamamış, daha sonra Kadı Burhaneddin tarafından affedilerek bölgesine geri dönmüştür.[11] Bu hadiseden sonra Taceddin Bey Kadı Burhaneddin ile beyliği arasındaki husumete son verecek, mücadele sahasını doğusundaki topraklara kaydırarak Hacı-Emiroğulları ile rekabet etmeye başlayacaktır.
Canik yöresinin en büyük iki Türk beyliği arasında başlayan mücadele, aslında Anadolu'nun genel siyasî durumunu yansıtması bakımından önemli bir örnektir. Kadı Burhaneddin’in aracılığına rağmen Ordu’ya akınlar düzenleyen [12] Taceddin Bey, daha sonra büyük bir ordu hazırlayarak Hacı Emiroğulları üzerine yürüyecektir. Ancak, 24 Ekim 1386'da başlayan savaşta, 12.000 kişilik bir kuvvet ile Ordu'ya doğru ilerleyen Taceddin Bey, Emir Süleyman'ın kuvvetleri karşısında duramayacak ve 3.000 askeri ile birlikte harp meydanında can verecektir.[13]
Taceddinoğulları ile Hacı Emiroğullarının birbirleri ile savaşmaları, güçlerini birleştirip Trabzon'a saldırma ihtimalini tabii olarak ortadan kaldırdığı için, Komnenoslar açısından büyük bir şanstı.[14] Hadisenin sonuçları Karadeniz'e Türk yerleşimi bakımından incelendiğinde ise, Taceddin Bey'in ölümü ile birlikte, gücünün zirvesine çıkmış olan beyliği gerilemeye başlayacak, aynı zamanda, yöredeki Türkler arasında iç çatışmaya meydan verebilecek hadiseler de ortadan kalkacaktır. Zira, Taceddin Beyin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mahmud Bey, iktidarının ilk döneminde kardeşi Alp Arslan ile büyük bir taht mücadelesine girişecek, bu ortamdan faydalanan Kadı Burhaneddin, Niksar ve civarını işgal ederek Mahmud Bey’i tâbiyetine alacaktır.[15]
XIV. yüzyılın sonlarında, Canik havzasındaki siyasî yapı bu tarzda şekillenirken, Anadolu'daki güç dengeleri de baştan sona değişmeye başlayacak, Osmanlı Devleti, Kadı Burhaneddin’in hakimiyet sahasını daraltmaya başlayacaktır.
Kadı Burhaneddin'in Niksar'ı ele geçirerek Taceddinoğullarını kendine tâbi hale getirmesinden fazla bir süre geçmeden, Mahmud Bey Candaroğulları, Taşan oğulları ve Bafra beyleri ile Kadıya karşı ittifak hazırlamışlar, tam Sivas'a doğru harekete geçmek üzere iken Osmanlıların Candaroğulları beyliği üzerine yürümesi üzerine niyetlerini ertelemek zorunda kalmışlardır. Kendisine karşı kurulan ittifak girişiminde başarısız olunmasına rağmen harekete geçen Kadı Burhaneddin, bulunduğu bölgede önemli bir denge unsuru haline gelen ve 1394'te Timur'un yaptırdığı tespite göre Canik'teki muhalifleri arasında 6.000 askerlik gücü ile en büyüğü olan Taceddinoğullarını yanına çekmeye çalışmıştır. Sivas sultanının Amasya'yı almasından sonra kısa süreli de olsa müttefik oldukları görüntüsünü veren Taceddinoğulları, Kadı Burhaneddin'in bölgedeki etkinliği azalınca tekrar muhalefete başlamış ve bu sefer de Osmanlı Devleti ile ittifak kurmuştur.[16] Nihayet 1398'de, Kadı Burhaneddin ile Akkoyunlu Karayülük Osman arasında çıkan savaşta Sivas hükümdarının mağlup olması ve harp meydanında ölmesi üzerine,[17] Niksar beyliğinin Canik havalisindeki faaliyetlerini sınırlayan en büyük düşmanı ortadan kalkmış ve Taceddinoğulları Osmanlı Devleti ile kurduğu ittifak sayesinde büyük bir hareket serbestliğine kavuşmuştur.
Taceddinoğullarının Osmanlı tâbiyetine girmesi, Sultan Bayezid (1389-1402) Canik’i ele geçirdiğinde, bölgedeki beyler ve Amasya emiri Ahmed Bey'in Osmanlıların hakimiyetini tanıması ile olmuş, çevresindeki herkes gibi Alp Arslan Bey de Osmanlı saflarına geçmiştir.[18] Taceddinoğulları ile Osmanlılar arasındaki ittifak kısa süre sonra gerçekleşen bir hadise ile Niksar beyliği açısından ne derece önemli olduğunu göstermiştir. Solak-zâde'nin kaydına göre, 1403 başlarında Kubadoğullarının Niksar kalesini muhasara etmesi üzerine, Çelebi Mehmed (1413-1421) hemen bölgeye gelmiş, Kubadoğlu beyini mağlup ederek bölgedeki diğer bir Türk beyliği olan Taşanoğullarına sığınmak zorunda bırakmıştır.[19]
Niksar beyliğinde Osmanlıların metbu olarak tanındığı bir sırada, Mahmud Bey'le taht mücadelesi yapan ancak başarılı olamayan kardeşi Alp Arslan'ın oğulları olan Hüsameddin Hasan ve Hüsameddin Mehmed Yavuz, amcalarının Niksar taraflarına hakim olmasından sonra Samsun ve Çarşamba mıntıkasına giderek bu yörede kendi başlarına hareket etmeye başlamışlardır.[20] Ankara Savaşı'ndan sonraki dönemde Hasan Bey bağımsız davranmaya devam etmiş,[21] hatta Osmanlı Devleti'nin fetret devrine girmesi ile birlikte topraklarını genişletmeye başlamıştır. Bir kayda göre, Taceddinoğlu Alp Arslan'ın oğlu Hasan Bey, Kubadoğlu Cüneyd'i yenerek Canik'i ele geçirmiştir.[22] Bunun üzerine Çelebi Mehmed, Anadolu'ya geçme lüzumunu hissetmiş, 1419'da büyük bir ordu ile Samsun'a gelen Sultanın gücü karşısında Gâvur Samsun'u koruyan askerler hisarı yaktıktan sonra gemilere binerek kaçmış ve Biçeroğlu Hamza Bey orasını ele geçirmiştir. Bundan sonra Müslüman Samsun'u elinde bulunduran Hızır Bey, savaşmadan hakim olduğu toprakları padişaha teslim etmiş, böylece Samsun şehrinin her iki kısmı da Osmanlıların eline geçmiştir.[23] Canik mıntıkasının sahil kesimini büyük ölçüde ele geçiren Osmanlı Sultanı, Samsun'u almakla Hasan Bey'in yayılmacı tavrının önünü kesmiş, ancak beyliğinin asıl hakimiyet bölgesi olan topraklara dokunmamıştır. Bunun sebebi, Amasya tarihinde belirtildiği üzere, Kubadoğulları'nın aksine Taceddinoğulları'nın Osmanlı Sultanı ile yakın ilişki kurmasından kaynaklanmaktadır.[24]
Osmanlı Devleti'nin fetret devrini geçirmesinden sonra, II. Murad dönemi ile birlikte, Anadolu'nun bir çok bölgesinde olduğu gibi Canik yöresinin de siyasî yapısında önemli değişiklikler olmuştur. Yeni Osmanlı sultanının Yörgüç Paşa'yı bölgedeki beylikleri ortadan kaldırma yetkisi ile Amasya valisi olarak atamasından sonra, bir önceki dönemde Osmanlı sultanı ile yakınlıkları bilinen Taceddinoğullarının da bağımsızlığı tehlikeye girmiştir. Osmanlı tarihlerindeki kayıtlara göre, 1427-1428'de Hasan Bey'i bir düğüne davet ederek burada kendisini tutuklatmak isteyen Yörgüç Paşa, Taceddinoğlu emirinin davete katılmaması ile bu emeline ulaşamamış, ancak Amasya valisinin memleketini zaptedeceğini sezen Hasan Bey haber göndererek kendisinin memleketini teslim edebileceğini bildirmiş ve Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. Bununla birlikte Yörgüç Paşa, Hasan Bey'i yakalatarak Bursa'da bir hisara hapsettirmiş, akrabaları Amasya'ya gönderilmiş ve toprakları Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiştir.[25] Böylece Canit-i Göl olarak bilinen bugünkü Çarşamba ve Terme bölgesi Osmanlıların eline geçmiştir.[26] Bursa'da hapsedildiği hisardan kaçan Taceddinoğlu, iki yıl kaçak olarak yaşadıktan sonra tekrar Osmanlı Sultanına sığınmış ve kendisine Rumeli'de tımar verilmiştir.[27]
Osmanlı fethinden yaklaşık çeyrek asır sonra gerçekleşen Şeyh Cüneyd'in Trabzon seferi, Taceddinoğullarının yaşadıkları yöredeki etkinlikleri konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. 1447'de babasının yerine Safevi tarikatının başına geçen Şeyh Cüneyd, amcasının tarikat liderliğini ele geçirmesi sebebi ile Erdebil'den ayrılarak Anadolu'ya, daha sonra Suriye'ye geçmiş, ancak buradaki siyasi hadiseler üzerine yanında hemen hemen kimse kalmayacak şekilde tekrar Anadolu'ya gelerek Canik'e gitmiştir. Bu sırada bölgede vali olan Mehmed bey şeyhi iyi karşılamış olmalıdır, çünkü şeyh, Trabzon'u ele geçirerek bölgede bir devlet kurmaya çalışmış, bölgeden aldığı destek ile Trabzon'u kuşatmıştır.[28]
Batılı araştırmacının eserinde vali olarak adlandırılan Mehmet Bey, aslında Taceddinoğlu sülalesinden gelmektedir. Osmanlı padişahı II. Murad'dan mülk isteyen Cüneyd, bu isteği kabul edilmedikten sonra Anadolu'nun çeşitli yerlerinde dolaşmış ve taraftar toplamış, daha sonra yukarı Kelkit vadisinden hareketle Canik bölgesine gelmiş, burada, Taceddinoğlu Mehmed Beyle buluşmuştur. Bu sırada Rum Devleti zayıf bir durumda olduğundan Şeyh Cüneyd Trabzon ve yöresini fethederek orada bir beylik kurmaya karar vermiştir. Anadolu'daki bütün müritlerini silahlı olarak yanına davet ettikten sonra Taceddinoğlu Mehmed Bey ile Trabzon üzerine yürüyen[29] Şeyh Cüneyd, büyük başarılar kazanmasına rağmen şehri ele geçirememiştir.[30]
Niksar merkezli olarak kurulan ve sahilde Çarşamba ile Terme'ye kadar yayılmayı başaran, zamanla deniz kıyısındaki arazisini Samsun'dan Ünye'ye kadar genişleten Taceddinoğulları beyliği, Canik havalisinin Türk yurdu haline gelmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. Türkiye Selçuklu Devleti döneminde Samsun civarına yerleştiği tahmin edilen ve Moğol istilasından sonra Doğanşah’ın bağımsız hareket etmesi ile ismi duyulan Taceddinoğulları, Karadeniz bölgesine yerleşen Türkler arasında, hem çevresindeki Türk beyliklerini bir araya getirerek Anadolu'ya hakim siyasî güçler ile çatışabilecek askerî gücü hem de Trabzon Rumlarına üstünlüğünü kabul ettirmesi ile ön plâna çıkan bir Türk beyliğidir.
1386’da on iki bin askerlik bir güce sahip olduğu bilinen Taceddinoğulları, yaklaşık altmış bin civarında bir Türk nüfusuna malikti. Bu husus, o dönem itibarı ile Karadeniz'in etnik yapısının Türkler lehine değişmesinde Taceddinoğullarının ne derecede önemli bir nüfusa sahip olduğunu gösterir. Ancak, Taceddin Bey’in iktidar hırsı yüzünden Hacı Emiroğulları ile savaşması, beyliğin gerilemesine yol açtığı gibi, Karadeniz bölgesinin mukadderatını değiştirebilecek bir birliğin olmaması da Trabzon Rum Devleti’nin 1461'e kadar yaşamasını sağlamıştır.
1386'daki savaşta askerî gücünün önemli bir kısmını ve liderini kaybeden Taceddinoğulları, Osmanlı Devleti ile ittifak kurmalarından sonra tekrar eski kudretine yaklaşmış ve Kubadoğullarını yenerek Samsun'a hakim olmuş iseler de, 1428'de Yörgüç Paşa tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Buna rağmen, beyliğin yıkılışından neredeyse çeyrek asır sonra Şeyh Cüneyd'in Trabzon seferini ağırlıklı olarak Taceddinoğullarından kurduğu ordu ile yapması, bu ailenin yaşadığı bölgedeki nüfuzunu ortaya koymaktadır.
________________________________________
* Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi, ELAZIĞ. E-posta: itellioglu@firat.edu.tr
[1] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, İstanbul 1927, s. 11, 28.
[2] Mevlüt Oğuz, "Taceddin Oğulları", DTCFD, VI/5, (1948), s. 471-473.
[3] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, s. 28-30.
[4] Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1993, s. 319.
[5] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, s. 67.
[6] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm (nşr. M. Öztürk), Ankara 1990, s. 145-148.
[7] Anthony Bryer-David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos I, Washington 1985, s. 102.
[8] Lebeau, Histoire du Bas-Empire XX, Paris 1836, s. 503-504.
[9] Kadı Burhaneddin'in Amasya emirini ortadan kaldırması ve sonrasında bağımsızlığını ilân etmesi için bkz., Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, s. 215-243.
[10] Kazım Dilcimen, Canik Beyleri, Samsun 1940, s. 33.
[11] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, s. 146, 297-301.
[12] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, s. 309-313; K. Dilcimen, Canik Beyleri,s. 34.
[13] Lebeau, Histoire du Bas-Empire XX, s. 505.
[14] George Finlay, The History of Greece and of the Empire of Trebizond, London 1851, s. 440.
[15] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, s. 314-315, 402-408; M. Oğuz, "Taceddin Oğulları", s. 480.
[16] Aziz b. Erdeşir-i Esterâbadî, Bezm u Rezm, s. 382-387, 411.
[17] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1988, s. 164.
[18] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, s. 149-150.
[19] Solak-zâde Mehmed Hemdemî Çelebî, Solak-zâde Tarihi I, s. 112.
[20] İ. H. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu,..., s. 154.
[21] M. Oğuz, "Taceddin Oğulları", s. 485.
[22] Bkz., Neşrî, Mehmet, Kitâb-ı Cihan-Nümâ II (nşr. F. R. Unat-M. A. Köymen), Ankara 1987, s. 539.
[23] Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih II (nşr. İ. Parmaksızoğlu), Ankara 1992, s. 96-97.
[24] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi III, s. 174.
[25] Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihan-Nümâ II, s. 601-603; Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih II, s. 163-164.
[26] M. Öz, XV-XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, Ankara 1999, s. 22.
[27] Åşık Paşaoğlu Tarihi (nşr. Atsız), İstanbul 1992, s. 95.
[28] Walter Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd (nşr. T. Bıyıklıoğlu), Ankara 1992, s. 15-22.
[29] Faruk Sümer, Çepniler, İstanbul 1992, s. 33-35.
[30] 1456 senesinde Trabzon önlerine gelen Şeyh Hasan, şehri savunan Rum kuvvetlerine karşı büyük başarılar kazanmış, bu esnada çıkan yangın büyük paniğe sebep olmuş ve halkın büyük kısmı başka yere kaçmıştır. [Bkz., Miller, William, Trebizond The Last Greek Empire, Amsterdam 1968, s. 83.] Kral Ioannis'i maiyeti dağılmış bir şekilde, yalnız elli kişi ile kaleye sığınmak zorunda bırakan Şeyh Hasan, kaleyi ele geçiremeyerek çekilmiştir. [Bkz., Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi III, İstanbul 1984, s. 696.] Bu çekilmenin sebebi, Hızır Bey komutasındaki Osmanlı ordusunun Trabzon'a taarruz etmesidir. [Bkz., W. Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, s. 21.] Bu hadisenin Taceddinoğulları açısından önemi, aradan yarım asır geçmesine rağmen, Trabzon Rum Devleti'ni ele geçirmek isteyen bir şahsın Canik'e gelerek Niksar beylerinden temin ettiği askerle Trabzon'u kuşatması ve neredeyse alacak güce ulaşmasıdır. Bu da göstermektedir ki, Osmanlı Devleti Taceddinoğullarını iltihak etmeyi başarsa bile, bu aile, nüfus ve güç olarak varlığını uzun süre daha devam ettirebilmiştir.
|
|
|
|
OSMANLI HAKİMİYETİNE KADAR DOĞU KARADENİZDE TÜRKLER
Samsun’dan Artvin’e uzanan ve güneyde Gümüşhane-Bayburt’u içine alan saha, tarih öncesi dönemden itibaren insanoğlunun yerleşim alanları içerisinde yer almaktadır. Arkeolojik buluntulardan, Artvin ve Rize dışındaki merkezlerde, tarih öncesi döneme ait önemli veriler elde edilmiştir. Tarih dönemlerine ait buluntulara göre ise bölgenin tamamındaki yerleşim birimlerinin sayısında artış olduğu gibi kırsal alanın da yerleşime açıldığı görülmektedir.
Tarihî kayıtlarda Doğu Karadeniz bölgesindeki varlığı sabit olan ve ismi bilinen ilk topluluk Gaşkalardır. Hititlerin çağdaşı olan bu topluluk, M. Ö. VIII. yüzyıl başlarında bölgeden çekilmiştir. Gaşkaları takip eden dönemde, bahse konu olan saha, M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren Türkistan menşeli iki topluluk olan Kimmer ve İskitlerin hakimiyetine girmiştir.
İskitlerin sıkıştırması ile Gürcistan’dan Doğu Anadolu’ya, oradan da İç Anadolu’ya gelen Kimmerler, M.Ö. 695 civarında Frig devletini yıkarak bölgede bozkır-göçebe geleneklerini devam ettiren bir devlet kurmuşlardı. Bu sırada bir kısım Kimmer boyları da kuzeye çıkarak Karadeniz bölgesine yayılmaya başlamış, Karadeniz Ereğlisinden Trabzon’a kadar olan sahayı yaklaşık bir asır boyunca hakimiyeti altında bulundurmuştur. M.Ö. 585’ten itibaren İskit baskısı sebebi yeniden göç eden Kimmerler, Karadeniz’in kuzeyine çıkarak bölgeyi terk etmişlerdir. Kimmerleri takiben Anadolu’ya giren İskitler ise, M.Ö. 665’ten itibaren Kür nehrinin sağ yakasına yerleşmeye başlamışlardır. M.Ö. 401 civarında bölgedeki İskit hakimiyet sahası Çoruh boylarına ulaşmış, bu zaman zarfı içerisinde, Sinop’tan Trabzon’a kadar olan sahil şeridi de bazı İskit boylarının eline geçmiştir. Diğer taraftan, M.Ö. 336 yılına ait Gürcü kayıtlarından, Makedonyalı İskender’in orduları Çoruh boylarına ulaştığında, Hazar denizinden bu bölgeye kadar olan sahada Kıpçak Türklerinin bulunduğu görülmektedir.
İlkçağda Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen bu Türk ve Türklere akraba topluluklar, daha sonra aynı coğrafyaya yerleşen unsurlar içerisinde eriyip gitmişlerdir. M.Ö. VII. yüzyılın sonlarından itibaren bölgede Yunan kolonileri kurulmaya başlanmış, sonra Büyük İskender ve O’nun ölümünden sonra da İran kökenli Mihridates hanedanı Sinop’tan Trabzon’a kadar olan kısmı elinde tutmuştur. Mihridates hanedanının ortadan kalkmasından sonra ise, Roma ve XI. yüzyılın son çeyreğine kadar da Bizans İmparatorluğu bölgeye hakim olmuştur.
Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen ikinci Türk unsuru, bölge Bizans hakimiyetinde iken Çoruh boylarına yerleştirilen Bulgarlardır. VI. yüzyılın başlarında Bizans İmparatorluğunu Balkanlarda uzun süre meşgul eden Bulgarlar, kontrol altına alındıktan sonra 530’dan itibaren Trabzon havalisi ile Çoruh boylarına yerleştirilmiştir.
ulgar iskânından sonra, Çağrı Bey’in 1018 keşif akını ile başlayan Oğuz göçü neticesinde, Doğu Karadeniz bölgesinin siyasî ve etnik çehresi baştan sona değişmiştir. 1048’de Hasankale zaferinden sonra İbrahim Yınal’a bağlı kuvvetlerin Trabzon civarına akınlar düzenlemesi ile, Oğuzlar ilk defa Karadeniz bölgesinin içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı. 1054 yılında ise, Tuğrul Bey’e bağlı kuvvetler, Çoruh boylarından Samsun civarına kadar olan bölgeye akınlar düzenlemiş, dört yıl boyunca devam eden baskı sonucunda, 1058’de Şarkî Karahisar Selçukluların eline geçmiştir. Sultan Alp Arslan’ın 1064 Gürcistan seferi esnasında ise, Şavşat ve Artvin Selçukluların kontrolüne girmiştir. Malazgirt Zaferi’nden sonra ise, Türkler Anadolu’nun pek çok yerine olduğu gibi Doğu Karadeniz bölgesinin de büyük kısmına yayılmıştı. Kırsal alanın önemli bir kısmı Türkmenlerin eline geçtiği gibi, Bayburt ve Trabzon Selçuklu hakimiyetine girmiştir. Ancak Trabzon’daki Türk hakimiyeti uzun süreli olmamış, yörenin önde gelenlerinin de desteğini alan Bizans’ın bölge valisi Theodore Gabras, 1075’te şehri tekrar ele geçirdiği gibi, batıda Sinop’a kadar uzanan sahil şeridi ile iç kesimde Şarkî Karahisar’ı Türklerden geri almıştır.
Malazgirt Savaşı’nın akabinde kurulan Türk beylikleri içerisinde, Danişmendliler, Saltuklular ve Mengücekoğulları Doğu Karadeniz bölgesinin belirli bölgelerini kontrol altına almıştır. Niksar merkez olmak üzere Yeşilırmak havzasını ele geçirerek kuzeye doğru yayılmaya çalışan Danişmendliler, Samsun’a kadar olan bölgeye hakim olmuştur. Erzurum ve çevresinde kurulan Saltuklu beyliği ise, Bayburt’u elinde bulundurduğu gibi, bölgeye yayılmaya çalışan Gürcülerle mücadele etmiştir. Çoruh havzasını elinde tutan bu beylik, Rize ve çevresindeki kalelerden de haraç almıştır. Erzincan ve çevresinde kurulan Mengücekoğulları ise, Şarkî Karahisar’ı denetimi altında bulundurmuş, Trabzon üzerine akınlar düzenlemiştir.
Türkiye Selçuklu Devleti’nin yukarıda ismi geçen Türk beyliklerini ilhak etmesinden sonra, Doğu Karadeniz bölgesindeki Türk hakimiyeti pekişmeye başlamıştır. 1173/1174’te Danişmendlileri, 1202’de Saltukluları, 1227/1228’de ise Mengücekoğullarını ortadan kaldıran Türkiye Selçuklu Devleti, bölgedeki Türkleri bir siyasî çatı altında toplamayı başarmıştır. Öyle ki, II. Kılıç Arslan (1155-1192) devrinde, Samsun-Trabzon civarındaki kırsal alan Selçukluların denetimine girmişti. Akabinde 1194’te Samsun’u ele geçiren Selçuklu kuvvetleri, 1204 yılına kadar şehre hakim olmuştur. 1214’te Sinop’un fethedilmesi ile Trabzon ve çevresine hakim olan Komnenoslar Selçuklu tabiiyetine girmiş, bu sayede, bölgede Türklere karşı çıkabilecek en önemli güç kontrol altına alınmıştır. 1228’de ise Sinop-Ünye arası Rumlardan alınmış, Trabzon üzerine baskı kurulmuştur.
Kösedağ savaşından sonra Selçukluların Anadolu’daki idaresi zayıflamaya başlamış, bununla birlikte, Doğu Karadeniz bölgesine Türk akışı devam etmiştir. Bir Gürcü kaynaklarındaki bilgiye bakılırsa, 1247 civarında, Moğolların önünden kaçan ve o tarih için oldukça kalabalık sayılabilecek altmış bin kişilik bir Türkmen grubu, arasında Şavşat ve Artvin’in de bulunduğu bölgeyi yurt tutmuştur. Bu yoğunluğun bir neticesi olarak, bir Bizans kaynağında ifade edildiği üzere XIII. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, Helenistik kültür, Trabzon şehri dışında bölgedeki varlığını tamamen yitirmiştir. Aynı dönemde, 1277’de Sinop’u kuşatan Rumları püskürten Çepniler, doğuya ilerlemek suretiyle Trabzon Rumlarını baskı altına almış, XIV. yüzyılın başlarına kadar Harşit boylarını ele geçirmişlerdir.
Çepniler Sinop’tan doğuya doğru ilerleyerek Rumları Trabzon’a çekilmeye mecbur bıraktığı yıllarda, Trabzon’un doğusundaki durum da pek farklı değildir. Zira, çevresindeki kırsal alanı ele geçiren Türkmenleri temizlemeye çalışan Kral Georgios (1266-1280), bu sefer esnasında esir düşmüş, yerine, kardeşi Ioannes tahta geçmiştir. Aynı tarihlerde, yaklaşık yüz yıldır Gürcistan’da bulunan Kıpçaklar ile Gürcüler arasında ihtilaf çıkmıştı. Papa Sargis liderliğindeki Ortodoks Kıpçaklar, Gürcü saflarından ayrılarak İlhanlılarla birlikte hareket etmeye başlamışlar, 1267’de Ahıska bölgesini ikta alarak batıda Ardeşen’e kadar olan bölgeyi ele geçirmişler, 1479’da Osmanlı hakimiyetini kabul edene kadar Doğu Karadeniz’de adı geçen sahaya hakim olmuşlardır. Diğer taraftan, bölgenin Çoruh vadisi kısmında 1124’ten beri Gürcüler tarafından yerleştirilen Kıpçaklar bulunmakta idi. Sargis’e bağlı Kıpçaklar ve Çoruh boylarına yaklaşık bir asırdır yerleşmiş bulunan Kıpçakların yanı sıra, Kubasar ailesi gibi bazı oymakların da Gürcistan’dan ayrılarak batıya göç etmesi ile, Artvin, Rize, Trabzon, Gümüşhane, Giresun ve Ordu’ya önemli bir Kıpçak kitlesi yerleşmiştir. Sarışın, mavi gözlü, çengel burunlu, açık tenli antropolojik özelliklere sahip bu Türk topluluğu, bölgenin bir Türk yurdu haline gelmesinde önemli bir rol üstlendiği gibi, yukarıda sınırları tarif edilen yerleşim sahalarının etnik yapısında baskın unsur olmuştur.
XIV. yüzyıl başlarında Anadolu’da Selçuklu hakimiyetinin sonlandığı dönemde, Grek kaynaklarındaki bilgilere bakılırsa Doğu Karadeniz bölgesinde yaklaşık beş yüz kilometreyi bulan kırsal alan Türkmenlerin eline geçmiştir. Kovanlar, Gümüşhane, Torul ile Maçka-Hamsiköy, Türklerle Grekler arasındaki sınırı oluştururken, Trabzonluların bu bölgelerdeki gücü de oldukça zayıflamıştı. Moğolların Anadolu’dan çekilmesi ile birlikte, Samsun ve civarı ile Bayburt Eretnalıların eline geçmiştir. Güneyde ise, 1348’den itibaren Eretnalıların Bayburt valisi Ahi Ayna Bey’in yanı sıra Akkoyunlu ve Çepnilerin de arasında bulunduğu Türk grupları Trabzon’a akınlar düzenlemeye başlamıştı. Ancak, Samsun ve çevresinde kurulan Canik beylikleri, bölgenin siyasî ve etnik yapısını Türkler lehine değiştirme bakımından çok önemli çalışmalar yürütmüşlerdir. XIV. yüzyılın ortalarında Trabzon’da altı bin civarında insan yaşar iken, Canik beyliklerinden bazılarının daha fazla asker çıkarabilecek güçte olması, bölgedeki nüfus yapısını açık bir biçimde göstermektedir.
Canik beylikleri içerisinde en önemli olanı, Ordu ve çevresinde kurulan Hacı Emiroğulları beyliğidir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Ordu bölgesini ele geçiren Sinop Çepnileri tarafından kurulmuştur. 1347’de Fatsa ve Ünye’yi ele geçirerek, bu bölgenin doğusundaki mıntıkada Trabzon Rumları aleyhine büyük bir nüfus boşluğu meydana getiren Hacı Emiroğulları, 1396 yılında Giresun’u da fethetmiştir. Yaklaşık yedi yıl sonra bölgeye gelen İspanyol elçisi Clavijo, on bin askeri olan Hacı Emiroğullarının topraklarını Tirebolu’ya kadar genişlettiğini haber vermektedir.
Niksar merkez olmak üzere Samsun’un güneyine kadar yayılan Taceddinoğulları, Moğol sonrası dönemde Doğu Karadeniz bölgesinde ortaya çıkan ikinci büyük Türk beyliğidir. Kısa süre sonra Trabzon Rumları üzerine harekete geçen Taceddinoğulları, 1379’da Yeşilırmağın denize ulaştığı sahayı Ünye’ye kadar ele geçirmiştir. 1386 tarihli bir kayda göre, Taceddinoğullarının on iki bin askeri bulunmaktadır.
Bu iki beylik dışında, Samsun, Kavak ve Ladik bölgelerinde hüküm süren Kubadoğulları, Vezirköprü, Havza ve Merzifon’u elinde tutan Taşanoğulları, Bafra ve çevresine hakim olan Bafra Beyleri, Osmanlı öncesi dönemde Canik bölgesine hakim olan diğer Türk siyasî teşekkülleridir. Osmanlı Devleti’nin bu bölgeyi XV. yüzyılın ilk yarısında ele geçirmeye başlamış, 1419/1420’de Bafra beyleri, 1427-1428’de Hacı Emiroğulları ve Taceddinoğulları, 1419’da Kubadoğulları, 1430’da ise Taşanoğulları beyliği ortadan kaldırılmıştır.
Trabzon’un batısında Canik beylikleri ortaya çıkarken, güneyindeki sahada ise, Eretna’nın ölümünden sonra Erzincan’ı ele geçiren Mutahharten, 1379’dan sonra Bayburt ve Şarkî Karahisar’ı da ele geçirmiş, Trabzon Rumlarından haraç almaya başlamıştı. Mutahharten’in ölümünden sonra Erzincan ve çevresini, bu arada Bayburt’u da ele geçiren Akkoyunlular, 1341’den beri Trabzon Rumları üzerine akınlar düzenlemiştir. Komnenoslar, 1352’de prenses Maria’yı Kutlu Bey’e gelin olarak göndermek sureti ile iki taraf arasında iyi ilişkiler kurmuştu. Bu dostane ilişki Uzun Hasan döneminde de devam etmiş, 1458’de yapılan antlaşma ile prenses Theodora’yı gelin olarak veren Komnenoslar, Akkoyunluları en yakın müttefiki haline getirmeyi başarmışlardır. Aynı yıl Uzun Hasan Şarkî Karahisar’ı alarak Doğu Karadeniz bölgesindeki topraklarını genişletmiştir. Ancak doğu sınırlarında olup bitenler Fatih Sultan Mehmed’i harekete geçirmiş, Amasra, Kastamonu ve Sinop’u ele geçiren Osmanlı Sultanı, Koyulhisar zapt ettikten sonra Trabzon üzerine ilerlemiştir. Uzun Hasan büyük çaba göstermesine rağmen, Osmanlıların 1461’de Trabzon’u ele geçirmesini önleyememiştir. 1473’te Akkoyunluların elindeki Bayburt ile Şarkî Karahisar’ı, 1481’de Kabasitas ailesinin alindeki Torul’u ele geçiren Osmanlı Devleti, böylece bölgedeki siyasî bütünlüğü sağlamıştır.
Osmanlı Devleti, Trabzon ve Torul dışında Doğu Karadeniz bölgesinde hakim olduğu yerlerin tamamını Türk beylik ve devletlerinin elinden almıştır. Malazgirt Savaşı’nı takip eden dönemde bölgeye yerleşen Türk toplulukları, düzenli bir şekilde Karadeniz bölgesine yayılmış, ilk olarak kırsal alana yayılan göçebe Türkmenler, Türkiye Selçuklu Devleti ortadan kalktığı sırada beş yüz kilometreyi bulan bir sahayı ele geçirmiştir. Şehir merkezleri itibariyle Bayburt, Şarkî Karahisar gibi güneydeki yerleşim birimlerini Malazgirt savaşının hemen ertesinde zapt eden Türkler, Türkiye Selçukluları zamanında Samsun’u, Hacı Emiroğulları beyliği döneminde Ordu ve Giresun’u ele geçirmişti. Bu sebeple, XV. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti hakimiyetine girdiğinde, Doğu Karadeniz bölgesinin büyük kısmı, yaklaşık dört asırdır bir Türk vatanı idi.
Yrd.Doç.Dr. İbrahim TELLİOĞLU
Danişmendliler Ve Anadolu Selçukluları Zamanında Mesudiye
Buraya kadar Karadeniz Bölgesinde yaşayan kavimlere ait bilgileri özetledikten sonra, bu bölgeye gelerek yurt edinmiş olan atalarımıza ait malumatlar verilecektir.
Türkçe konuşan toplulukların Orta Asyadaki asıl anayurdunun neresi olduğu üzerinde birçok fikirler ileri sürülmüştür. Tarihçi Prof. Dr. Faruk SÜMER in de kabul ettiği gibi, Türklerin anayurdu Abakan, Tuba yörelerini de içine alan Yenisey ırmağı boyları ve ona yakın yörelerdir.[14]
X. yüzyılın ilk çeyreğinde Süd-Kendde Müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğu görülmektedir ki, bunların Oğuzlar olduğu kanaati hakimdir.
Türklerin İslamiyete geçişleri Samanlıların Türk bölgelerindeki gayretleri ile olmuştur.[15]
XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların; Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türklerinin ataları oldukları bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde büyük roller üstlenmiş bir Türk kavmi olduğu apaçık ortaya çıkmış olur.[16]
Selçuklu Devletinin Karadeniz Bölgesi ile ilişkileri, Çağrı Beyin 1018de batı seferi ile başlamaktadır. Çağrı Beyin batı seferi, ilk bakışta Doğu Karadeniz Bölgesi ile alakasız gibi görünse bile, Bizansın gücünün ne seviyede olduğunu Selçukluların anlaması bakımından önemlidir. Ayrıca, güneydoğu Karadenizde etkili olan Ermenilerin ve Erzurum-Artvin havalisinde etkili olan Gürcülerin ilk defa Selçuklu askerleri ile karşılaşması ve mağlup olmaları, ileride başlayacak olan Oğuz göçleri için çok önemli neticeler ortaya koyacaktır.
Çağrı Bey’in batı seferinden sonra, Karadeniz Bölgesini de kapsamış olan ikinci Selçuklu akını İbrahim Yınal tarafından yapılmıştır. Dandanakan Zaferinin (23 Mayıs 1040) sonunda Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasıyla, Sultan Tuğrul (1040-1063) devrinde Türkmen akınları sona ererek düzenli ordularla bu bölgeye girilmeye başlanmıştır.[17] Daha sonra Malazgirt Savaşına kadar olan zaman diliminde; 1047de Büyük Zab Suyu ve 1054de Muradiye ve Ercişin fethi sağlanmıştır. 1057-1063 yılları arasında devamlı olarak Anadolu’ya akınlar düzenlenmiştir. 1064’te Alp Arslan Gürcistan üzerine sefere çıkmıştır. Malazgirt Savaşı öncesindeki son akın olan 1067-1068’deki akınında Trabzon’a kadar ilerleyen Selçuklu Ordusu şehri ele geçirememişse de çok büyük ölçüde tahribatta bulunmuşlardır.
Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) arasında 26 ağustos 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda yapılan savaş sonrasında, Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Türklere açılmıştır.[18]
Danişmendliler, Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesinde emeği geçen beyliklerden biri olup, 1071-1175 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere, Orta Karadeniz Bölgesi'nin güney kesimlerine hakim olmuştur.
Emir Danişmend Taylu et-Türkmanî’nin gösterdiği yararlılıktan dolayı, Alp Arslan tarafından Sivas, Niksar, Elbistan ve Malatya kendisine yurt olarak verilmiştir. [19]
II. Kılıç Arslan 1174 tarihinde Danişmendli Beyliği’ni ortadan kaldırmış, 1176’da üzerine yürüyen Bizans İmparatoru Manuel’i Miryakefalon’da mağlup ederek Anadolu’daki siyasi üstünlüğünü herkese kabul ettirmiştir.[20]
Hacıemiroğulları Beyliği Zamanında Mesudiye
Anadolu Selçuklu Devleti XIV. yüzyılın başlarında yıkılmış, 1335 yılında Moğol-İlhanlı devrinin de sona ermesiyle Anadolu Beylikleri dönemi başlamıştır.
İşte bu beyliklerden biri de Hacıemiroğulları Beyliği'dir. Tokat;ın kuzeyi ile Mesudiye, Ordu, Giresun, Samsunun doğusu ve Trabzonun batısında hüküm sürmüş, Orta Karadeniz Bölgesinin Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamış bir beyliktir.[21]
Her ne kadar modern tarihçilerin bu bölgeyi Hacıemiroğulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de[22] hüküm sürdükleri topraklar, Osmanlı belgelerinde “Vilâyet-i Bayramlu” olarak geçmektedir.[23] Bunun sebebi de, bu toprakların gaza yoluyla Hacı Emir’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. O’nun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vekayinâmesi’nde geçmektedir.[24] Bu eserdeki bilgiye göre, Bayram Bey 1313 yılında bir sergiyi[25] basmıştır.
XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde de Bayram Bey, Trabzon Krallığı üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Panaretos Bayram Beyin 1322 yılında Maçka'ya bağlı Hamsiköyye büyük bir ordu getirdiğini, çatışmalarda çok Türk’ün katledildiğini, çok sayıda Türk atının ganimet olarak alındığını kaydetmektedir.[26] Bayram Bey&in bu tür baskınları, O'nun bir uç beyi olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlılar bu hizmetlerinden dolayı Hacıemiroğullarının hükümran olduğu topraklara Vilayet-i Bayramlu demişlerdir.
Orta Karadeniz Bölgesi’nde Niksar merkezli Tacettinoğulları ile Mesudiye (Milas) Kaleköyde[27] teşkilatlanan Hacıemiroğulları Çepni Türkmenleridir.[28]
Çepniler Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzların 24 boyundan biridir. Çepnilerden söz eden en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmudun Divanü Lügatit-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) isimli eserdir.[29]
Çepniler, Oğuz Hanın oğullarından Gök Hanın dört oğlundan biri olan Çepni nin neslinden türemişlerdir. Reşidüddine göre Çepni kelimesi, Yağı (düşman) olan her yerde durmayıp savaşan manasını taşımaktadır.[30] Çepnilerin ongunu (arması) Reşideddin ve Yazıcıoğluna göre sungur dur.[31]
XIII. yüz yılda yaşamış olan Hacı Bektâş-ı Velînin, Kırşehirin Suluca Karahöyük (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi)'e gelip yerleştiğinde, burada ve çevresinde Çepniler ikamet etmekteydi.[32]
Hacı Bektaşînin halifelerinden Sarı Saltukun (M.1263-64) maiyeti olarak Anadolu;dan Dobrucaya giden, daha sonra Anadoluya geri dönen Türkmenlerin içinde Çepniler çoğunluktaydı.[33] A. Zeki Velidi Togan bugün İzmir ve Balıkesir çevresinde bulunan Çepnilerin, Kırım ve Dobrucadan geri gelen Çepnilerin torunları olduğunu ifade etmektedir.[34]
Trabzon Krallığının Karadeniz sahilinde kontrolleri altında olan en batıdaki yer Limnia (bugünkü Samsun iline bağlı Çarşamba ilçesindeki Taşlıköy olabilir) bölgesidir. Kral III. Aleksios sırasıyla 1351, 1356, 1357, 1361 ve 1369 yıllarında Limnia bölgesine giderek buraları ellerinde tutmaya çalışmıştır. Trabzon kilise tarihçisi Panaretos 19 Aralık 1356 yılında III. Aleksios&la beraber bu bölgeye gittiklerini, Giresunda Noel orucu tuttuklarını, Yasun Burnu&nda[35] 14 Türkü katlettiklerini ve orada şenlik yaptıklarını, Limniaya gidip geri dönmelerinin üç ay sürdüğünü kaydetmektedir.[36]
Yasun Burnunda katledilen 14 Türk Hacı Emirin askerleri idi ki, intikam olarak 13 Kasım 1357de Hacı Bayram Bey;in oğlu Hacı Emir İbrahim Bey Maçkaya kadar gazaya giderek etrafı tahrip edip, çok sayıda insan, hayvan ve ganimet ile geri dönmüştü.[37]
Erzincan Bey&i Ahi Ayna Bey, Akkoyonlu Tur Ali Bey, Bayburt Beyi Rikabdar Mehmet Bey ve Bozdoğan Bey 29 Haziran 1348 yılında Türkmen ittifakı oluşturarak Trabzon üzerine akın düzenlemişlerdir. Bu akınların önünü almak için; Trabzon Kralı III. Aleksios kız kardeşini Akkoyunlu Beyi Tur Ali Beyin oğlu Fahreddin Kutluğ Bey&le, eski Kral Basiliousun (1332-1340) kız kardeşi Theodora&yı da Bayram Beyin oğlu Hacı Emir İbrahimle evlendirmiştir.[38]
Trabzon Kralı III. Aleksios 1361 yılında damadı Hacı Emir İbrahimi ziyarete gelmiş olup, dönüşte Hacı Emir İbrahim Bey Krala Giresun&a kadar refakat etmiştir.[39] Bu ziyaretin, Hacıemiroğulları Beyliği&nin merkezinde gerçekleştiği hususunda fikir birliği olmasına rağmen; Panaretos&un Halibya[40] (Ünye ve Ordu bölgesi) dediği merkezin bugünkü Ordu iline bağlı Gölköy ilçesi ve Perşembe ilçesine bağlı Bolaman olduğu zannedilse de bizce bu merkez Mesudiye ilçesine bağlı olan Kaleköydür. Çünkü burası daha iç kesimde ve coğrafyaya hakim bir konumdadır. Şu an Kaleköydeki mahallelerden birinin adı Mirahurdur. Ayrıca çevresinde Sarayderesi ve Sarayseküsü isimli eski yerleşim birimleri bulunmaktadır. İşte bu yerleşim birimlerine verilen isimler de gösteriyor ki bu köy, Hacıemiroğullarına hükümranlık merkezi yapmış bir yerdir.[41]
Trabzon Rumları 1277 yılında denizden Sinopa saldırıda bulundular. Bu saldırı, bölgede bulunan Çepniler tarafından püskürtülmüştür.[42] Bu savunmayı yapan Çepnilerin Hacıemiroğulları ile ilgilerinin olup olmadığı bilinmemekle beraber, daha sonraki yıllarda Ünye tarafına doğru kaydıkları ve Bayram Bey&in idaresine girdikleri tahmin edilmektedir.[43]
Hacı Emir İbrahim Bey, 1387'de ciddi bir hastalığa yakalanır. Hastalığını ileri sürerek akrabalarını ve devletinin ileri gelenlerini toplar ve emirlik makamına oturacak en uygun kişinin oğlu Süleyman olduğunu anlatarak onlara yeni Emiri işaret eder. Geri kalan ömrünü ibadet ile geçireceğini ve Emirlik makamı için oğlu Süleymanın münasip olduğunu bildirir. Beyliğin ileri gelenleri bu duruma sevinerek Süleyman Beye bağlılıklarını bildirirler. Böylece Hacı Emir İbrahim Bey evlatlar arasındaki kavgayı engellemiş olur.
Ne var ki, Hacı Emir İbrahim Bey sağlığına kavuşunca, verdiği sözden vazgeçerek emirliği oğlundan geri almak ister. Bu durum baba oğul kavgası noktasına gelir. Baba oğul arasındaki bu mücadeleden yararlanmak isteyen komşuları Tacettinoğullarının, Hacıemiroğullarına saldıracağını hisseden Süleyman Bey Kadı Burhaneddinden (1345-1398) yardım ister.
Kadı Burhaneddin, elçisi Şeyhülislam Şeyh Yar Aliyi ikazda bulunmak üzere elçi olarak Tacettin Beye gönderir. Tacettin Bey, Hacıemiroğullarının topraklarına saldırmama konusunda kendisine gelen elçiye söz verir. Elçi daha Sivasa ulaşmadan 24 Ekim 1386 tarihinde Tacettin Bey Hacıemiroğullarına 12.000 atlı ile saldırır. Süleyman Bey karşı taarruzla Tacettin Beyi bir boğazda sıkıştırarak 500 askeriyle beraber öldürür.[44] Ordusu dağılan Tacettinoğulları büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalırlar.
Kadı Burhaneddin, ikazlarına rağmen Hacıemiroğulları Beyliğine saldıran Tacettinoğullarına: Onların atalarından miras kalmış mülküne göz dikip düşmanlık ve kavga yolunu tutmuş, dostluk ve kardeşlik haklarını çiğnemişsin. şeklinde bir mektup gönderir. Sonra da ordusunu alarak Tacettinoğulları Beyliğinin başkenti olan Niksar'a gelerek burayı kendi topraklarına katar. Hacıemiroğlu Süleyman Bey yakınlarından birini göndererek Kadı Burhaneddine bağlılıklarını arz eder. Bunun üzerine Kadı Burhaneddin, Süleyman Beyden gelen elçilerle İskefsir Kalesini[45] alarak 1386 yılında Hacıemiroğulları Beyliğine bağışlar.[46]
Hacı Emir İbrahim Beyin ismi, Tacettinoğullarının Hacıemiroğulları&na saldırısından sonra kaynaklarda geçmemektedir. Tacettinoğulları;nın saldırısına Süleyman Bey karşı koymuştur. Kadı Burhaneddin de kendisini muhatap kabul etmiştir. Bu da bize Süleyman Beyin Emirliğinin 1386 yılında kalıcı olduğunu göstermektedir.
Hacıemiroğulları Beyliğinin en parlak dönemi Süleyman Bey zamanında olmuştur. Çünkü 1380 yılında ordusuyla Ordu sahillerini tamamen Türk vatanı haline getirmiştir.[47]
Bölgenin tamamen fethinden sonra Milas;a[48] bağlı Kaleköydeki beylik merkezini, bugün Ordu ilinin 4 km. güneydoğu mesafesinde bulunan Eskipazara taşımışlardır. Adı geçen yerdeki harabeler, cami ve mezar taşları bu dönemden kalmadır. Ayrıca bu bölgede saha araştırması yapan Doç. Dr. Necati Demir Eskipazar çevresindeki arazinin bizzat beylik idarecilerine ait olduğunu ifade etmektedir.[49]
Hacıemiroğulları’nın, Karadeniz Bölgesi’nde bağımsızlıklarını ilan etmelerinden sonra ele geçirdikleri mıntıkalardan, Trabzon üzerine gazaya çıkmaları, bölgedeki Komnenos hakimiyetini epeyce zayıflatmıştı. Bu durum, Türk boylarının bu bölgeye yerleşmesinde hayati ehemmiyeti haizdi. Trabzon’a yapılan akınları önlemek için III. Aleksios; Hacı Emir İbrahim Bey’i kendisine enişte yaparak Türk akınlarını bertaraf etmişti. Bu husus, Hacıemiroğulları Beyliği’nin doğuya olacak akınlarını epeyce engellemiştir.[50]
Tacettinoğulları tehlikesini ortadan kaldıran Süleyman Bey, tekrar Trabzon tarafına yönelmişti. Trabzon Krallığının en önemli şehirlerinden Giresunu ilk defa Hacıemiroğlu Süleyman Bey 1397 yılının ilkbaharında fethetmiş[51] ve o tarihe kadar Müslümanların eline geçmeyen Giresun Kalesinin fethedilmesi, Süleyman Beyin yörede itibarını oldukça artırmıştı.[52]
Süleyman Bey, bu fethi Kadı Burhaneddine mektupla bildirmişti. Kadı, bu haber üzerine ülkesinde nöbetler çaldırıp, şenlikler düzenlemiş ve ayrıca kendisine bir de tebrik mektubu göndermiştir.[53]
OSMANLI DÖNEMİ MESUDİYE TARİHİ
Popüler ansiklopedilerde ve hatta Mesudiye ile ilgili yayınlarda Ordu-Mesudiye bölgesinin Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon seferi (1461) ile Osmanlı Devleti’ne dahil olduğu yazılmaktadır.[54]
Halbuki, Hacıemiroğlu Süleyman Bey, Yıldırım Bayezid’in Samsun’a gelmesiyle 1398 yılı baharında Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir.[55] Fakat Beylik yönetimi yine Hacıemiroğulları ailesine bırakılmıştır. Artık Osmanlı Devleti’nin himayesinde bulunan Beylik, Karadeniz’deki mücadelelerine devam etmektedir. Osmanlı Ordusu’nun 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesiyle Hacıemiroğulları tekrar bağımsız kalmıştır.[56]
1404 yılında deniz yoluyla Semerkand’a giderken Trabzon’a uğrayan İspanyol elçisi Clavijo’nun verdiği bilgilere göre, Orta Karadeniz Bölgesi’nde Arzamir (Hacı Emir) isimli bir Türk beyi hakimdir. Bu beyin on bin atlı askeri bulunmakta olup, Trabzon’dan vergi almaktadır.[57]
Clavijo’nun 1404 tarihinde tuttuğu kayıttan 1455 tarihine kadar olan zaman diliminde Hacıemiroğulları Beyliği hakkındaki bilgiler sınırlıdır. BOA. 13 Numaralı Tahrir Defterleri’ndeki atıflar, en azından Canik-i Bayram’ın yani takriben bugünkü Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Ordu ve Giresun’un batı kesimlerinin Yörgüç Paşa’nın Canik harekatı sırasında (1427) Osmanlı topraklarına dahil edildiği anlaşılmaktadır.[58] Ve ilk tapu tahriri yapılmıştır. Bu tapu tahririne, yaptığımız araştırmalarda henüz ulaşamadık.
Dolayısıyla araştırıcı olmayıp, sadece yaşadıkları Mesudiye yöresine atalarının ne zaman geldiği hakkında bilgi edinmek isteyen Ordulular ve Mesudiyeliler, tercüme ansiklopedilerden edindikleri bilgilerle maalesef yanlış bilgi sahibi olmuşlardır.
Mesudiye yöresine ait bulunan ilk tapu tahrir defteri Fatih dönemine ait olup bu defter Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız ve Ünal Üstün tarafından yayınlanmıştır.[59] Fatih devrinden I. Ahmed’e kadar Canik ya da Şarkî Karahisar sancaklarıyla birlikte beş tahrir yapılmıştır. Bu beş defter 1455-1613 yılları arasını kapsamaktadır.
15. yüzyıla ait iki[60], 16. yüzyıla ait iki[61] ve 17. yüzyıla ait bir tahrir defteri[62]ne ait değerlendirmeler Bahaeddin Yediyıldız tarafından 1985 yılında yapılmıştır[63]. 1642 tarihli Karahisar-ı Şarki Livası’na ait avarızhâne defteri ise tarafımızdan hazırlanmaktadır.
Osmanlı Belgelerinde Mesudiye Köyleri
Başbakanlık Osmanlı Arşivi tapu tahrir defterlerinde, Mesudiye’ye bağlı köylerin eski ve yeni isimleriyle Müslim ve gayr-i Müslim hane sayıları aşağıdaki tabloda, defterlerin tarihleri ve defter numaraları ile verilmiştir. Köylerin isimleri belgelerdeki yazılı şekliyle okunmuştur. Ayrıca, idari yapı da bölümün sonunda kronoloji olarak sunulmuştur. (Tablodaki M Müslim haneyi, G gayr-i Müslim haneyi göstermektedir.)
Köyün Adı 1455 tarihli BOA
TT.
13 1485 tarihli BOA.TT.
37 1520 tarihli BOA.TT.
387 1547 tarihli BOA.TT.
255 1613 tarihli TKA.
TD.
169
1642 tarihli BOA.
MAD
299
M G M G M G M G M G M G
Nefs-i Kal‘a[64]
Kale Köyü 22 46
Kotanı
Derinçay Köyü[65]
20 29 42 49 35 5
Mz.Taruhi[66]
2
Mz. Çeriçe[67]
Özlükent Köyü 7
Rösbene
Gülpınar Köyü 19 15 23 22 22 11
Celal Me‘a Andız
Celal Köyü 9
Ispanasa
Sarıyayla Köyü 2 3
Armudkolu 8 6 7 11 42 7
Beğseküsü 9 10 11 22 42 10
Hamzalı 6 3 6 8 29 6
Abdilü 6 10 4 25 78 4
Gergeçi
Güzelce Köyü 6 4 1 7 8 5
Erik 2
Birebir 19 23 42 69 108 18 24
Çukuralan 3 7 12 3 18 11
Zile
Beyağaç Köyü 12 7 5 37 37 19
Hatunviranı
Bayırköy Köyü 2 24 21 43 59 87 36 100
Mz.Gökçe Kinise
Mahmudiye Köyü 44
Yevelü Develü-Divalu
Yevelü Köyü 17 24 46 34
Parçı
Üçyol Beldesi 28 13 21 46 23 64
Taretyukaru[68]
12 3 9 16
Lavus
Güzle Köyü 16 8 13 17 8 24 12 1
Alan 3
Çerçi 4 11 82 7 9 4
Mirahur[69]
17 4
Karabayır 4 1 3 10 23 5
Aşıklu 7
Çavdar 12 9 2 6 12
Ortaalan
Topçam’ın Mahallesi 11 15 12 25 26 5
Hevekse nam-ı diğer Mahmudalanı[70]
4 4 3 4 2 10
Yavadı
Yeşilce Beldesi 12 9 21 47 82 36
Faldaca-i Ulya
Yukarıgökçe Köyü 30 24 42 8 35 16 16
Faldaca-i Süfla
Aşağıgökçe Köyü 1 30 20 30 28 5 58 7 13
Herközü 10 7 20 3 7
Busay
Güvenli Köyü 5 1 20 2 16
Aruk Musa
Arıkmusa Köyü 29 16 15 22 57 6
Göbeden[71]
5 2 2 2 9 2
Aşud 9 5 9 6 10 4 2
Karacaviran 15 1 1 11 15 11
Ilışar 10 3 1 13 10 28 14 13
Manil
Yardere Köyü 3 1 8 13 10 4
Maksudalanı 4
Çiftlik
Çiftlik Sarıca Köyü 1 1 1 1
Burnaz
Dayılı Köyü’nün Mahallesi 6 2 3 3 10 3 4
Sunumi
Yağmurlar Köyü 3 1 10 24 11 16 7 4
Taylı
Dayılı Köyü 10 3 2 33 23 27 14
Eskidir
Kavaklıdere Köyü 47 46 4 53 4 38 20 37 16 15
İstavri
Doğançam Köyü 23 5 29 1 7 1 4
Geldişer
Mesudiye’nin Mah. 1 1 2 18 5
Tavara
Mesudiye’nin Mah. 7 9 8 9 5 3
Fisdoru
Mesudiye’nin Mah. 3 3 1 2 10 4
İkşere
Ekşere Mesudiye’nin Mahallesi 6 2 17 5 9 5 6 5
Başağrı
Konacık Köyü 13 5 26 19 17 12 2
Göçbeğ
Göçbeyi Köyü 1 1 1 8 13 3
Şeyhlü
Şıhdere Topçam’ın Mahallesi 5
Gündoğmuş[72]
2 2 2 7 14 4
Sarıca-i İslamiyye
Müslim Sarıca Mes. Mahallesi 11 11 7 17 74 9
Sarıca-i Diğer
Kafi Sarıca Köyü 3 1 1 20 2
Gıcı
Güneyce Köyü 3 5 8 11 7
Arpaalanı 25 15 4 26 21 18
Yasdura
Yeşilçit Köyü 2 48 2 28 3 42 52 69 8 18
Balıklı 4 4 3 2 6
Musalu 9 1 11 16 83 15
Yavşan 26 4 47 11 99 12 42
Enekalanı
İnalan Topçam’ın Mahallesi 8 13 16 23 28 2
Herise
Çaltepe Köyü 45 32 55 77 16 65 18 3
Mismilon
Beşbıyık Köyü 1 20 20 40 7 36 7 27
Öğrek[73]
Çaylı Köyü 11
Karamerek
Yuvalı Köyü 7 4
Çorak[74]
Sarıkaya Köyü 1 1 10 31 6 9
Karıca 6 14 23 11 6 5
Bayraklı 1 17 28 32 7 39 21 22
Keykuş
Güneyce Köyü 8 10 33 17 21 8
Fiyaz
Dursunlu Köyü 8 5 10 16 15 9
Avnaşa[75]
14 18 19 21 35 4
Türkköyü 4 1 10 10 4 4 18
Esedlü
Esatlı Köyü 27 15 8 28 26 5 2
Ortaviran
Çavdar’ın Mah. 13 12 14 23 1
Bağçeköy[76]
5 12 3 1
Gebeme
Topçam Beldesi 3 2 4 8 43 9
Kışlacık 1 4 1 15 9
Toplam 4
7
8 3
5
2 3
6
0 2
2
4 5
1
7 3
2
6 8
3
4 4
4
7 1
5
9
1 6
6
1 9
1
0 1
7
2
Toplam Yekün 830 854 843 1281 2251 1082
Belgelere dayanarak verdiğimiz bu tabloda görüleceği gibi gayr-i müslim nüfusunun, Müslim nüfusa oranı çok düşüktür. Şu gerçek herkes tarafından iyi bilinmelidir ki Mesudiye ve Ordu yöresi Türkler tarafından fethedildikten sonra gayr-i müslimlerin sayısı çok azdı. Ve hiç bir zaman bugünkü Ordu İli sınırlarında % 10 nispetini aşamadığı gibi bir kaç istisna hariç Müslümanlaşıp Türkleşmedikleri, Türk müsamahası sayesinde varlıklarını son yüzyıla kadar sürdürdüklerini bütün tarihçiler ittifakla kabul etmektedir. Rumların, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla ve dış güçlerin desteğiyle bu bölgede nüfuslarını artırma ve devlet kurma hayalleri, hiç bir gerçeğe dayanmadığı için sonuç vermediği, ve neticede bu toprakları gerçek sahiplerine terk etmek zorunda kaldıkları açıkça ortadadır.
Osmanlı Devleti’nin engin hoşgörüsü sayesinde bu bölgedeki Rumlar rahat bir hayat sürdüler. Ve kesinlikle dini hayatlarına karışılmayan bu insanlar demokratik haklarını kullanarak din değişikliğine de kesinlikle gitmemişlerdir.
Mesudiye topraklarında yaşayan Hristiyanların bir kısmı, Bizans döneminde Türklere karşı sınırları korumak için Bizanslılar tarafından Balkanlardan getirilen askerlerdi. 17. yüzyıla ait Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Maliyeden Müdevver Defterleri Tasnifi’nin 299 numarada kayıtlı avarız defterinde yaptığımız incelemede bu bölgedeki gayr-i müslimlerden bir kısmının ismi Türk ismidir. İşte sınırlara yerleştirilen bu askerlerin büyük bir bölümü Kıpçak, Peçenek, Uz ve Koman Türkü’dür. Bu Türk olan gayr-i müslimlerden bazılarının ismi Gündoğdu, Çalabverdi, Tenriverdi, Hakverdi, Bünyad vs.dir.[77]
Hacıemiroğulları’nın Mesudiye yöresini fethiyle birlikte bu bölgeye Oğuzlar’ın Çepni, Döğer, Eymür, Karkın, Ala-yuntlu, Bayındır ve İğdir boyları yerleşmişlerdir.[78] Şu an bu coğrafyada yaşayan insanlar, buraların Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlayan şehitlerin ve gazilerin torunlarıdır. Kanlarıyla suladıkları bu aziz toprakları bugün üzerinde yaşayan torunlarına bırakmışlardır. Dolayısıyla bu bölge insanının büyük bir çoğunluğu Oğuzların Çepni Boyu’ndan olmakla beraber yukarıda zikredilen boyların torunları da mevcut olabilir. Çünkü Hacıemiroğlu Beyliği askerlerinin arasında diğer boylara mensup insanlar da mevcuttu. Ama genel kanaat Çepni olduğu yönündedir.
Türkiye Türkleri’nin ataları olan Oğuzlar’ın 24 boyundan biri olan Çepniler; Oğuzlar’ın Üç Ok Kolu’ndan olup Gökhan’ın dört oğlundan birinin ismi Çepni’dir. Gökhan’ın diğer üç oğlu ise Bayındır, Peçenek ve Çavuldur’dur. Ongunları (arma) Sungur‘dur. Çepni kelime olarak “Nerede düşmanı görürse hemen savaşır.” anlamına gelmektedir.[79]
Yukarıda Mesudiye’ye bağlı köylerin belgelerde kayıtlı bulanan hane sayıları verilmişti. Bu köylerimize ait detay bilgilerini ve Mesudiye’ye ait coğrafi, sosyal yapı ve ekonomik durumu ait. detay bilgileri Belgelerle Mesudiye Tarihi isimli çalışmamıza bıraktık.
.
Milas Kazası’nın Bugünkü Yerine Taşınması ve Hamidiye İsmini Alması
Mesudiye’nin bugünkü bulunduğu yere taşınması ve isim değişikliklerine dair belgelerin Osmanlıca’dan çevirileri ve hemen arkasından özetleri verilecektir.
I. Belge:
Hâk-pâ-yi hisse-revâyı cenâb-ı vilâyet-penâhiye[80]
Milas Kazâsı ahâlî-i İslâm ve gayr-i müslim ve tüccârân tarafından mahzar-gûna arz-ı hâl-ı ahkirânemizdir
Mensub olduğumuz Sivas Vilâyeti Celîlesi dâhilinde kâ’in Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’na muza‘af Milas Kazâsı vasatında vâki‘ Pazaryeri dimekle meşhur ve ma‘mûr olduğı halde yüz seneyi mütecâviz müşrif-i harâb ve mâ’il-i türâb olmuş iken lehü’l-hamd ve’l-minnihi sâye-i muvaffakiyet-vâye-i Hazret-i Padişâhî ve cenâb-ı mu‘alla’l-elkâb ve ebediyyu’l-penâhilerinde seksen altı senesi Pazar-ı mezkûr küşâd ve bu yüzden cümleten dil-şâd olarak Pazar-ı mezkûrun mevki‘-i hasene-i münâsebesi Niksar’a onbeş ve Ordu ve Karahisar’a onyedi ve onsekiz sa‘at bu‘d mesafesi ve kazâ-yı mütecavireye dahi münâsebet-i tâmmesi bulunduğu ve ale’l-husûs hükümetimiz nakl olunup merkez ittihaz olduğundan beru gün be-gün ahz ve i‘talarımız celevegan bularak tüccâr ve ahâlîce teshîl-i mesâlih ve istirâhat-ı dâ‘imelerimizi mûcib olduğu ve hem de tecemmu‘-ı nâs ile kasaba şekline girdiği ve bu da mahzâ tali‘-i füruhtunda metâli‘-i seniyyelerinin âsâr-ı feyz ve sârî-yi bâhire-i nâfi‘asından nişâne etdiği cümlenin ma‘lûm ve meşhûdu bulunduğı cihetle hüda-dem îfâsı oluduğumuz du‘â-i ömr ve ikbâl-i Hazret-i Şehinşâhî ve fuzûlî eyyâm-ı ömr-i devlet-i veliyyu’n-ni‘metânelerin tekrar ale’t-tekrar îsâl-i secde-gâh-ı havle’l-arş kılınmış olmağla me‘a mâ-fih el-yevm Pazar-ı mezkûr hükümet konağımızın kâffe-i masârıfât-ı inşâ‘iyyesi teşekkür ve iftiharla cümlemiz tarafından i‘ane olup tahtânî ve fevkânî bir hükümet konağı inşâ olunmakta bulunduğundan inşaallahu Te‘âlâ sâye-i teshîlât-vâye-i hidîv-i a‘zamîlerinde ahd-i karîbde hitâma resîde olacağı bedîhî bulunmuş ve zât-ı âlî-yi keremkârîleri hândân-ı âlîşân ve vâlî-yi vâlâ-şân veliyyu’n-ni‘met efendimiz hazretlerinin ise her bir mahalde bir âsâr-ı aliyye-i âsafâneleri bulunduğu misillü îfâ-yı nâm ilâ yevmü’l-kıyâm ezkâr-ı cemîle ile yâd ve tezekkâr olunmak üzre kasabamızda bir münasib ebniye inşâsına emr ve irâde buyurulmasıyla beraber nâm-ı nâmî-i ism-i sâmî-yi hazret-i şehriyârî Hamidiye Kasabası nâmiyle şöhret-şi‘âr olmaklığının lutfen ve merhameten Memâlik-i Osmâniyye’ye i‘lân ve işâ‘a ve iş bu istirhâm-ı çâkerânemize dahi ezher-cihet lutf ve atufet kerem-perverileri sezavâr buyurulması nefer-i âtî-yi muzırra-i arzuhâl-i ahkirânemiz takdîmine cür’et kılındı ol bâbda ve her halde emr ve fermân lutf ve ihsân-ı bî-pâyân hazret-i veliyyu’l-emrindir
Fî 11 Ramazan sene 293/[30 Eylül 1876]
(İmzâlar 34 adet)
I. Belgenin Özeti:
30 Eylül 1876 tarihinde 34 adet imza ile Milaslılar’ın Karahisar-ı Şarki Sancağı’na müracaat ederek, 1870 yılında kaza merkezi yapılan Pazaryeri isimli yerde vatandaşların yaptırmaya başladığı bir hükümet binasının inşaatının devam ettiğini bildirmekteler. Ayrıca, Sultan II. Abdülhamid’e izafeten Milas ismini Hamidiye olarak değiştirmek istediklerini, ve Padişah’dan da buraya bir bina yapılması için irade buyurmasını istirham etmekteleler.
II.Belge:
Huzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı vilâyet-penâhîye
Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’nda kâ’in Milas Kazâsı vasatında vâki‘ olup bundan yüz sene evvel müşrif-i harâb ve mâ’il-i türâb olmuş olan Pazaryeri nâm mahallin gerek Canik Sancağı dâhilinde kâ’in Ordu ve Niksar kazâlarına ve gerek merbût bulunduğu Karahisâr-ı Şarkî ile kazâi mütecâvireye münâsebet-i mevki‘ası cihetiyle sâye-i ma‘mûriyet-vâye-i hazret-i Padişâhî’de i‘âde-i ma‘mûriyeti maksad-ı hayr-i merâhidine mebnî geçen seksen altı senesinde Sivas Vilâyeti Celîlesi’ne mukaddemki me’mûriyet-i aliyye-i efhamîlerinde mahall-i mezkûre kemâ fi’s-sâbık pazar küşâd ve i‘mârı hakkında mu‘âmele-i îcâbı icrâsıyla mahallî hükûmeti dahi oraya nakl ile orası Milas Kâ’immakamlığı’na merkez ittihâz edilmişdi bu husûs ol taraf ahâlî ve tüccârına ez-her-cihet suhûlet bahş eylediği gibi tecemmu‘-i nâs ile bir kasaba şekline girmesinden dolayı arz-ı teşekkürle ahâlî-i merkûme taraflarından bir de hükûmet konağı inşâ etdirilmekde olduğundan zât-ı âlî-yi hazret-i vilâyet-penâhîlerinden bir âsâr-ı hasene olmak üzre mev‘ûd olan ebniyenin inşâşıyla berâber mahall-i mezkûrun nâm-i nâmî-i ism-i sâmî-i hazret-i şehin-şâhîye mensûb olarak Hamidiye kasabası ismiyle şöhret-şi‘âr olması hakkında kazâ-i mezbûr ahâlîsi tarafından vârid olup Meclis-i âcizânemize havâle buyurulan bir kıt‘a arz-ı hâl-i umûmîde ifâde ve istirhâm olunmuş ve mahall-i mezkûrun münâsib-i mevki‘iyyesi her hâlde kâbil-i i‘mâr bulunmuş olduğundan taraf-ı bâhiru’ş-şeref-i âlî-i efhamîlerinden burada dahi bir âsâr-ı aliyye bulmak ve îfâ-yı nâm ile yevmu’l-kıyâm ezkâr-ı cihan-bânî ile yâd ve tezekkâr olmak üzre çeşme ve mekteb gibi bir ebniye ve âsâr-ı hayriyyenin inşâ ve is‘âf-ı müsted‘iyât-ı vâkı‘anın bi’l-inhâ Bâb-ı Âlî cânibi sâmîsine arz ve izbârı merhûn-ı müsâ‘adei cenâb-ı vilâyet-penâhîleri bulunmuş olmağla ol bâbda emr ü fermân hazret-i men lehü’l-emrindir fî 12 Şevvâl sene [12]93 ve fî Teşrîn-i evvel sene [12]92/[31 Ekim 1876]
[Meclis azalarının imzaları]
II. Belgenin Özeti:
Milas kazası ahalisinden aldıkları arzuhal üzerine, 31 Ekim 1876 tarihinde Karahisar-ı Şarki Sancağı Meclis Azaları’nın Sivas Vilayeti’ne gönderdikleri yazıda; Pazaryeri olarak kullanılan yerin Milas Kazası merkezi olmasına Milaslıların teşekkür ettiğini, çünkü bu durumun, ahali ve tüccara çok kolaylıklar sağladığını, ve Milaslılar’ın buraya bir hükümet konağı yapmaya başladıklarını, Sultan II. Abdülhamid’e izafeten kazalarının ismini Hamidiye olarak değiştirilmesini ve Padişah’ın buraya çeşme veya okul gibi bir eser yaptırmasını istirham ettiklerini ihtiva etmektedir. Bu istekler, Karahisar-ı Şarki Meclisi’nce uygun görülmüştür.
III.Belge:
Hâk-pâ-yı sâmî-i hazret-i vekâlet-penâhî’ye
Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’nda kâ’in Milas Kazâsı vasatında vâki‘ olup yüz seneden berü harâb olmuş olan Pazaryeri nâm mahallin gerek Canik Sancağı’nın Ordu ve Niksar kazâlarına ve gerek merbûtu bulunan Karahisâr-ı Şarkî ile kazâ-i mütecâvireye münâsebet-i mevki‘ası cihetle i‘âde-i ma‘mûriyeti maksadına mebnî mukaddemki me’mûriyet-i kemiterîde mahall-i mezkûra kemâ fis-sâbık Pazar küşâd ve i‘mârı hakkında mu‘âmele-i îcâbiyye icrâsıyla hükûmeti oraya nakl ile Milas Kâ’immakamlığı’na merkez ittihâz edilmişdi bu hâl ol taraf ahâlî ve tüccârına suhûlet bahş olarak tecemmu‘-i nâs ile orası bir kasaba şekline girmesiyle ahâlî-i merkûme taraflarından bir de hükûmet konağı inşâ etdirilmekde olduğundan ve mahall-i mezkûrun münâsebet-i mevkı‘ası her hâlde kâbil-i i‘mâr olup i‘mârına dahi mübâşeret kılındığından mahall-i mezkûra nâm-i nâmî-i ve ism-i sâmî-i hazret-i şehin-şâhîye mensûb olarak Hamidiye kasabası tesmiye olunması emrinde istihsâli müsâ‘ade-i aliyye-i dâver-i efhamîlerini müsted‘î Meclis-i İdâre-i Vilâyet’den tanzîm olunan mazbata ile mahallinden vürûd eden mahzar kılıklu varaka aynen ve leffen hâk-pâ-yı sâmî-yi cenâb-ı vekâlet-penâhîlerine arz ve takdîm kılınmış ve sadaka-i ser-mühr-i efser-i hazret-i tâc-dârî olmak üzre savb-ı çâkerîden dahi bir mekteb inşâsına başlandırılmış idüğünün arz ve beyânına cür’et olunmuş olmağla ol bâbda emr ü fermân hazret-i veliyyu’l-emrindir
Fî 14 Şevvâl sene[12]93 ve fî 20 Teşrîn-i evvel sene [12]92 /[2 Kasım 1876]
(Mühür Ahmet İzzet)
III. Belgenin Özeti:
2 Kasım 1876 tarihinde Sivas Valisi Ahmet İzzet tarafından Sadaret’e (Başbakanlık) gönderilen yazıda; Karahisar-ı Şarki Sancağı’na bağlı Milas Kazası’nın Pazaryeri isimli merkeze taşındığı, buraya ahalinin bir hükümet konağı yaptırmaya başladığı, ayrıca Padişah’a izafeten kendisinin de bir okul inşasına başladığını ve bu kazanın isminin Sultan II. Abdülhamid’e izafeten Hamidiye olmasının uygun olacağı arz ediliyor.
IV.Belge:
Atûfetlü Efendim Hazretleri
Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’nda kâ’in Milas Kazâsı muzâfâtından olup müddet-i medîdeden berü âsâr-ı medeniyyet ve ma‘mûriyetden hâlî kalan Pazaryeri nâm mahal teşebbüsât-ı ahîra ile bir kasaba şekline girerek kazâ-i mezkûr ka‘immakâmlığına merkez ittihâz edilmiş ve tecemmu‘ ve tavattun eden ahâlî cânibinden orada bir hükûmet dâ’iresi inşâsına ve Sivas Vilâyeti Vâlisi devletlü İzzet Paşa hazretleri tarafından dahi bir mekteb te’sîsine mübâşeret olunmuş olduğundan mahall-i mezkûrun asr-ı mes‘ûd-ı âsâr-ı hazret-i şehin-şâhîde keşf-i şeref ve abadânî eylediğinin nişâne-i meymenet-intemâsı ve sekenesinin terekkiyât-ı medeniyyede sebeb-i ihyâsı olmak üzre nâm-i nâmî-i cenâb-ı mülk-dârîye mensûbiyeti istid‘âsına dâ’ir kazâ-i mezbûr ahâlî-i Müslime ve gayr-i müslimesi cânibinden verilen mahzar-ı umûmî ile Meclis-i İdâre-i Vilâyet’den tanzîm olunan mazbatanın gönderildiğini hâvî vâli-i müşâru’n-ileyhin vârid olan tahrîrâtı takımıyla arz ve takdîm kılınmış olmağla es‘âf-ı istid‘â rehîn-i müsâ‘ade-i hayriyyet-âde-i hazret-i şehriyârî buyurulduğu halde kendüsünün ve ahâlî-yi mutavattınanın ber-vech-i ma‘rûz ümrân-ı beldeye masrûf olan ikdâmlarının takdîr ve tahsîniyle berâber vâli-i müşâru’n-ileyhe tebliğ ve tebşîr eyleyeceği beyâniyle tezkire-i senâverî terkîm olundu efendim
Fî 2 Zâ sene [12]93/[19 Kasım 1876]
Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki
Şeref-bahş-ı fırak ta‘zîm olan iş bu tezkire-i sâmiye-i sadâret-penâhîleri melfûf-ı tahrîrât ve mazbata manzûr-ı mekârim-nüşûr-ı hazret-i mülûkâne buyurulmuş ve istid‘â-yı ma‘rûz rehîn-i is‘âf-ı âlî olduğu misillü ikdâmât-ı mebhûseden dolayı memnûniyet-i feyz-i gâyet-i şehriyârînin lâzım gelenlere beyân ve iş‘âr olunması müte‘allik ve şeref-südûr buyurulan emr u irâde-i lütf-âde-i cenâb-ı şâhâne mantûk-ı münîfinden olarak zikr olunan tahrîrât ve mazbata savb-ı âlî-i hidîvîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr ü fermân hazret-i veliyyu’l-emrindir
Fî 3 Za. Sene [12]93/[20 Kasım 1276]
IV. Belgenin Özeti:
20 Kasım 1876 tarihinde Sadaret tarafından Padişah’a sunulan yazıyla; Sivas Vilayeti’ne bağlı Karahişar-ı Şarki Sancağı’na bağlı olan Milas Kazası’nın isminin Hamidiye olarak değiştirilmesine dair sunulan yazıların incelendiğini ve irade buyurulduğuna dair.
Hamidiye Kazası’nın İsminin Mesudiye Olarak Değiştirilmesi[81]
Aşağıda Hamidiye Kazası’nın isminin Mesudiye olarak değiştirilmesine dair belgelerin Osmanlıca’dan çevirileri ve devamında özetleri verilecektir.
I. Belge:
Dâhiliye Nezâreti Muhaberât-ı Umûmiyye Dâiresi 4. Şu‘be
Evrak Numarası:742
Târih-i Tesvîdi: 25 Kânûn-ı sânî 1325
Huzûr-ı âlî-i hazret-i Sadâret-penâhîye
Ekser vilâyâtda Hamidiye nâmında müte‘addid kazâlar bulunmasından dolayı muhâberât-ı umûmiyye ve mu‘âmelât-ı ticâriyyece karışıklık olduğundan bahs ile Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’na merbût Hamidiye Kazâsı’nın Mesudiye nâmiyle tevsîmi lüzûmuna dâ’ir Sivas Vilâyeti’nden alınan tahrîrât leffen tekdîm kılınmış olmağla icrâ-yı îcâbı menût-ı müsâ‘ade-i aliyye-i Sadâret-penâhîleridir ol bâbda
Hülâsâ: Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’na merbût Hamidiye Kazâsı ünvânının tahvîline dâ’ir
I. Belgenin Özeti:
Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) Muhaberat-ı Umumiye Dairesi 4. Şube’sinin Sadaret’e (Başbakanlık) gönderdiği 7 Şubat 1910 tarihli yazısında; birçok vilayette Hamidiye isminin olmasından dolayı resmi ve ticari işlerde karışıklığa sebep olduğu için, Karahisar-ı Şarki Sancağı’na bağlı Hamidiye Kazası’nın isminin Mesudiye olarak değiştirilmesinin Sivas Valiliği tarafından istendiğinin bildirmesine dair.
II. Belge:
Bâb-ı Âlî
Dâ’ire-i Sadâret
Tahrîrât Kalemi
3214
Dâhiliye Nezâret-i Celîlesine
Devletlü Efendim Hazretleri
Karahisâr-ı Şarkî Sancağı’na merbût Hamidiye Kazâsı’nın Mes‘udiye nâmıyla tevsîmi husûsuna 26 Kanûn-ı sânî 1325 tarihli ve | |